Yalanı Kutsayan Sanat ve Nietzsche

244 okuma

 İnsanın yaşamla girdiği ilişki tahrip edildi. Mekanlar ve insanlar birbirinden soyutlandı. Kendi başına anlamsız ,kayıtsız, nötr olan varoluş kendisine bir sahne aramakla meşgul. Sanat bu noktada kendini taktim etmekte. Varoluşun özsel kayıtsızlığı karşısında yitip gitmemek için, anlam yaratımlarımıza katkı sağlama çabasındayız.

Ve günün sonunda tek bir soru sordu insan ve içinden bir sürü yeni soru çıktı. ‘’ Yaşamın anlamı ne? ‘’ Felsefede, sanatta, dinde, bilimde birçok perspektifte bu sorunun cevabına giden yolculuk devam etmek. Peşinden gittiğimiz içini doldurduğumuz bu kavramlar aslında bir anlamlandırma ilişkisine girme isteğimizden doğuyor. Sorduğumuz bu soru tüm etkinlik alanlarımız için başlangıç noktası oluşturuyor. Bu gerçeği çok çarpıcı bir şekilde dile getiren Nietzsche’ye göre temel mesele insan varoluşu için bir gerekçe ya da bir haklılandırma sunmaktır[1] ve açıktır ki bu haklılandırma esas olarak insan varoluşu için bir anlamın, amacın ve değerin ileri sürülmesini gerektirir. Çünkü sadece böyle bir amaç uğuruna var olmayı, var olmama karşısında tercih edilebilir hale getirebiliriz. Çağdaş felsefe tartışmaları bu konuyu çoğu zaman bir problem olarak bile ele almaz. Yaşamın anlamı sorusu, bu anlamda adeta Heidegger’in varlığın anlamı sorusunda tespit ettiği unutulmuşluğu ve kayıtsızlığı aklımıza getirir.[2] Adeta bu soruya ilişkin soru sormanın  lüzumsuz ve  demode kabul edildiği bir dönemi yaşıyoruz.

Ancak kişi, hayatının her noktasında anlamlı olan bir bağlam içerisinde yaşıyor olduğu için, çoğu zaman sormaya cesaret edemediği bu soruya ilişkin sahip olduğu örtük yanıt onun tüm bir yaşam deneyimini ve algısını baştan sona belirlemeye devam etmektedir. Bu belirlenime rağmen yaşamın anlamı sorusu çok az kişi tarafından gerçek manada üstlenilir. Modern birey onu ya dinin otoritesine ya tüketim düzeninin hegemonyasına ya da geleneğin yüzeysel ahlakına terk eder ve böylece sorunun onun için ve onun adına yanıtlanmasına müsaade eder. Oysa tam da kim olduğumuza, ne yaptığımıza yön veren bir pusula görevi gören bu sorunun yanıtını başkalarına teslim edişimiz ve ona ilişkin bireysel bir sorumluluk üstlenmeyişimiz. Nietzsche’nin deyişi ile bir dekadans, yani yozlaşma belirtisidir. Varoluşun amacının görmezden gelinmesi, birey için kendine yabancılaştığı bir döngünün başlangıcını oluşturur. Üzerimizden attığımız her sorumluluk, bizim adımıza başkalarının konuşmasına fikir üretmesini sağlamakta, bizi güçsüzleştiren de bu sorumluluklardan kaçmamız.

Nietzsche bu bakımdan, bugün kültür dünyasının kendisini yasladığı anlam bağlamının, köken itibarı ile mythostan (yani estetik bir perspektiften) kendisini koparan ve logosta temellenen bir bilimsel-teorik bakış (yani mantıksal-rasyonel bir perspektif) tarafından sağlandığı görüşündedir.[3] Nietzsche’ye göre bugün “varoluşun değeri ve anlamı sorusunun” görmezden gelinmesinin temel sebeplerinden birisi; insanın yaşamla artık estetik bir ilişki yerine son derece teorik ve rasyonel bir bağlantı içinde yaşıyor olmasıdır.

Nietzsche’ye göre Sokratik bir iddia, kültürün tümüyle mythostan kopmasına ve logosa geçmesine sebep olmuştur. Onunla Yunan felsefesi mitolojik perspektiften ayrılarak logos yani akıl ve mantık temeline yerleşmiştir. Dahası bilimselliğin kutsanması ve mantığın, rasyonalitenin yüceltilmesi, kısaca kültürel zeminin logosla doldurulması- ki bu durum Platon’dan beri felsefeye ve ondan kopan bilimlere de yön vermiştir.

Nietzsche’nin sanata ilişkin görüşlerinin temelinde yer alan Apollon ve Dionysos’u ele almak için öncelikle, Nietzsche’nin felsefesinde sanatın nasıl konumlandığına; sanatın insan yaşamındaki yerini ve önemini anlamak için ise, Nietzsche’nin yaşamdan ve insandan ne anladığına bakmak gerekir. Her şeyden önce, yaşamı ve insanı bütünselliğinde ele alma isteğiyle yola çıkan Nietzsche, savunduğu bu bütünlüğü parçalayan her türlü düşünce ile hesaplaşır. Klasik Batı felsefesinin ve düşüncesinin dünyayı algılayışının temeli olarak gördüğü indirgemeci tüm yaklaşımlara karşı çıkan Nietzsche’ye göre, Sokrates’le başlayan bu süreçte insan “düşünen ben”e, yaşam ise akılla anlaşılabilecek ve akıl doğrultusunda eylemde bulunulacak “kurmaca bir gerçekliğe” indirgenmiştir. Nietzsche’ye göre insanın ve hatta tüm canlıların temel güdüsü, aynı zamanda yaşamın da temelini oluşturan “güç istenci”dir. Nietzsche’ye göre yaşam, başta filozoflar ve din adamları olmak üzere “gerçeklik tasarımcıları” tarafından değersizleştirilerek aşağılanmıştır. “Bütün çağlarda en bilge kişiler yaşam üzerinde aynı yargıya varmışlardır: O değersizdir. Her zaman ve her yerde ağızlarından aynı sözler çıkmıştır –kuşku dolu, melankoli dolu, yaşamdan bıkkınlık dolu, yaşama karşıtlık dolu bir ses.”[4] “Kuramsal insan tipi” olarak adlandırdığı Sokrates’le başlayan ve bilinç kurgularının egemenliğini ifade eden akılcı düşünme geleneğinin yaşamı kısırlaştırdığını belirten Nietzsche; “yaşamı haklılaştırdığını” belirttiği sanatın nasıl bir işleve sahip olduğunu, ilk yapıtı Tragedyanın Doğuşu ile ele almaya başlar.

Nietzsche açısından sanat, iki temel düşünce üzerinde şekillenir. Bunlardan biri -yaygın kanının aksine- sanatın “çıkarsız” bir etkinlik olmadığı, diğeri ise sanatın “yalanı kutsayan” en üstün güç olduğu düşüncesidir. Sanatın “çıkarsız” bir etkinlik olması, estetik tutum alan kişinin, yöneldiği nesneye açık ya da örtük herhangi bir amaçla yaklaşmaması anlamına gelir.[5]

Nietzsche açısından “sanatın çıkarsız bir etkinlik olmaması”, onun insanı “iyileştirici, sakinleştirici ya da arındırıcı özellikte olmadığı anlamına gelir. Sanat, insanın güdülerinden ve arzularından bağımsız bir etkinlik değildir. Hatta tam tersine, güç istencinin uyarıcısı, istencin kışkırtıcısıdır.”[6]

“Bütün bu sanat ne yapıyor? Övmüyor mu? Yüceltmiyor mu? Seçmiyor mu? Elemiyor mu? Bütün bunlarla o, belirli değer yargılarını güçlendiriyor ya da zayıflatıyor…Yoksa önemsiz bir ayrıntı mı bu? Bir rastlantı mı? Sanatçının içgüdüsünün dışında gelişen bir şey mi? Yoksa bu sanatçının sanatçı olabilmesi için bir önkoşul mu?…Onun temel içgüdüsü sanata mı yönelmiştir, yoksa daha çok sanatın anlamı olan yaşama yönelmemiş midir? Bu içgüdü yaşamın taleplerine mi yönelmiştir? –Sanat yaşama doğru büyük bir itkidir. Nasıl oluyor da amaçsız, ereksiz, “l’art pour l’art” olarak anlaşılabiliyor?”[7]

Sanatın temelinde yer alan diğer düşünce, yani sanatın “yalanı kutsayan” bir güç olarak ele alınışı, Nietzsche’nin yaşam, gerçeklik ve hakikat hakkındaki düşüncelerine dayanır. Öncelikle Nietzsche’ye göre hakikatin bir yanılsama olduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla “sanatın yalanı kutsaması”, yaşam içindeki canlı öğelerin, bir tür onaylanma ile açığa çıkması anlamına gelir. Başka bir deyişle sanat, yalanlar icat etmeyi; hakikat ise, sanatçının yaşamın yükselen gücünü açığa çıkarmasını ifade eder. Nietzsche’ye göre sanatın yalanlar icat eden ve sürekli yaratan bir etkinlik olması, bu özelliği nedeniyle onun, insanın diğer etkinliklerine benzerliğini ortaya koyar. Fakat sanatın sadece “yaratan” bir etkinlik olduğunu söylemek, onun Nietzsche açısından taşıdığı önemi görmeye yetmez. Bunun nedeni, sanatın yaratırken, diğer yaratımlardan farklı olarak, yarattıklarının bir yanılsama olduğunun farkında olması ve buna rağmen sürekli, yeniden yaratmaya devam etmesidir.

Sanat; yaşamın sadece olumlu ve hoş yanlarını değil, aynı zamanda olumsuzluklarını ve acılarını hem açığa çıkarabilme hem de gizleyebilme gücüne sahiptir. Sanatçının belirli bir perspektifi yansıttığı bilinen sanat yapıtı karşısında izleyici, yapıtta gördükleri yaşamın en çirkin ve acı yüzü olsa bile, bunu genelleyerek yaşamın kendisi olarak algılamaz. “Hafif bir hastalık hali yaşatarak insanın bağışıklık kazanmasını sağlayan aşı gibi, insanın sağlığını koruyan”[8] sanat, yaşamın gerçekliğinden kaçmak yerine, yaratımın farkında olan bir süreç içinde yaşamı sürekli zenginleştirir. İnsanın hakikat yaratımlarının temelinde hep bir dayanak noktası arayışı bulunduğunu düşünen Nietzsche’ye göre aslında yaşamın, üzerinde sağlam durulacak güvenli ve doğru bir zemini yoktur. Hakikat iddiasındaki görüşler, perspektiften yoksun oldukları için iddialarını mutlaklaştırarak yaşama “iyi” ya da “kötü” biçiminde zeminler oluştururlar. Sanat ise, insanın irrasyonel yönünün bir dışavurumu olarak, yaşama çok daha farklı açılardan bakabilme gücüyle, yaşamda insan için “doğru bir merkez” olmadığını ortaya koyar. Sanatın insana gösterdiği zemine inanmayan ve bunun gerçek olmadığını bilen insansa, sanatın dışında kendisine gösterilen her “gerçekliğe” inanır.

Nietzsche, her şeyin bir yanılsama olduğu yaşamda, “yanılsama olduğunun farkında olan tek etkinlik olarak sanatı” ele alırken, özellikle eski Yunanlıların sanat anlayışı üzerinde yoğunlaşır. Nietzsche eski Yunan sanatında bambaşka şeyler görür. Eski Yunanlılar, “varoluşun korkularını da korkunçluklarını da tanımış, sezmiş”[9]oldukları için, Nietzsche bu sanat anlayışını romantiklerin tam tersine hakikate ulaştıran değil, yanılsamayı ve yaşamı onaylayan bir deneyim olarak görür. Eski Yunan sanatında, özellikle de tragedyada; yaşamda karşılaşılan olumsuzluklar, yaşamın kötü yönleri ya da acıları nedeniyle yaşamın kendisi suçlanmaz. Tersine tragedya, yaşamın tüm yönlerinin iç içe geçişini göstererek yaşamı onaylayan bir anlayışın ifadesidir. Nietzsche bu nedenle, eski Yunanlıların sanat anlayışı hakkındaki düşüncelerinin ifade bulduğu ilk yapıtı Tragedyanın Doğuşu için şu sözleri söyler:

“Bu yazının çok kez “Musiki Ruhundan Tragedyanın Yeniden Doğuşu” adıyla anıldığını duydum; onda yalnız Wagner’in sanatını, ne yapmak istediğini, ödevini ilk olarak dile getirişimi gördüler, -yazının asıl değerli yanını gözden kaçırdılar bu arada. “Yunanlılık ve Kötümserlik”: Daha başka anlama çekilmeyecek bir başlık olurdu bu: Çünkü aslında Yunanlılar kötümserliğin nasıl üstesinden geldiler, onu nasıl yendiler, öğretilen buydu ilk kez olarak…Tragedyanın ta kendisi, Yunanlıların kötümser olmadıklarının kanıtıdır.’’[10]

Nietzsche için sanat, varoluşu tüm acı ve ıstıraplarına rağmen haklı çıkaran ve aslında gerçekliğe tahammül etmemize olanak veren yegâne perspektiftir. Yaşamın anlamı ve varoluşun değeri probleminde bilimin, tümüyle faydasız ve hatta problemi derinleştiren özelliğini gören Nietzsche bu yüzden dünya ile sanatsal bir şekilde bağ kurmaya olanak veren mythosa dönülmesi gerektiği görüşündendir. Böylece Nietzsche’ye göre birey, yaşamın anlamı problemine ilişkin bir çözümü ancak yaşam ile estetik bir ilişki tesis ettiğinde bulabilir. Öyle ki sanat, tüm acılara ve trajedilere rağmen varoluşu haklı çıkarabilecek, anlamlandırabilecek ve beklenmedik bir şekilde kişiyi bu varoluşu kucaklamaya itecek gücü kendisinde barındırmaktadır.

Sanat hangi özelliği ile insana bir yaşam dünyası armağan edebilir? Sanatın buradaki yaklaşımı, esasen yaşamın özsel anlamsızlığı ile yüzleşip, kurgunun insan üzerinde sahip olduğu ilk baştaki görünür olan olumsuz etkisini, sunumun gücü ile olumlayıcı bir sürece dönüştürmektir. Bir başka deyişle kurgunun varlığı, sanatsal yönelimi baltalamaz ve aynı şekilde yine rasyonel bir temellendirmenin yokluğu da sanatsal faaliyeti hiçbir surette engellemez. Tam tersine sanat, kurgunun sahip olduğu yapıyı kendi anlatım gücünü arttırmak için tümüyle sahiplenir. Böylece sanatın sergilediği estetik, yani duyumsamaya dayanan bakış açısı aslında insanın yaşamla kurabileceği en verimli ilişki türünü meydana getirir.

Yaşamın anlamı adeta bir sanat eseri olarak kabul edelim.  Öyle ki sanatçının sübjektif bakışı ve deneyimi, sunumun gücü ile evrensel bir perspektif kazansın. Böylece tekil olan tecrübe, sanat vasıtasıyla evrensel bir deneyim ve anlam olarak duyumsanacak. Evrensel bir anlama teorik olarak bağlanmak olanaksız olsa da estetik bir kurgu olarak böylesi bir anlama dâhil pek ala mümkündür. Kişi aslında sanat eserinin bir kurgu olduğunu teorik olarak bilse dahi eserin yol açtığı estetik etki/haz ile tüm insanlığı bağlayan bir anlamsal düzeye dâhil olduğunu duyumsayabilir. Burada yaşamın getirdiği tüm varoluşsal sıkıntılar, sanat eseri vasıtasıyla bir nevi “evrensel olan” bir anlam katmanına dâhil edilerek insan için çekilir kılınır. Bütün mesele insana aşkın olan bir anlamın duygusunu/isteğini doğurmak ve böylece yaşam ile insan arasında sağlıklı bir ilişki tesis etmekse, bu yaratılan anlamın gerçek olup olmadığı sorusu artık tümüyle lüzumsuz hale gelmesidir.

Sanatsız kalmayın…


KAYNAKÇA

[1] Friedrich Nietzsche, Also Sprach Zarathustra, Kritische Studienausgabe Band IV, hersg. von Giorgio Colli und Mazzino Montinari, (München: Deutscher Taschenbuch Verlag de Gruyter GmbH & Co. KG 1999)

[2] Martin Heidegger, Sein und Zeit (Tübingen: Max Niemeyer Verlag, 2006)

[3] Friedrich Nietzsche, Die Geburt der Tragödie, Kritische Studienausgabe Band I, hersg. von Giorgio Colli und Mazzino Montinari, (München: Deutscher Taschenbuch Verlag de Gruyter GmbH & Co. KG 1999), 15. Bölüm.

[4] F. Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, çev. H. Kaytan, Tümzamanlar Yayıncılık, 2000, s. 15.

[5]  J. Stolnitz, “The Aestheti c Atti tude”, Aestheti cs: The Big Questi ons, (ed) C. Korsmeyer, Blackwell Publishers, 1998, 80

[6] G. Deleuze, Nietzsche and Philosophy, ing. çev. H. Tomlinson, Colombia University Press, 1998, s. 102.

[7] F. Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, çev. H. Kaytan, Tümzamanlar Yayıncılık, 2000, s. 77.

[8] P. Berkowitz, Nietzsche: Bir Ahlak Karşıtı nın Etiği, çev. E. Demirel, Ayrıntı Yayınları, 2003, s. 96

[9] F. Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu, çev. İ. Z. Eyüboğlu, Say Yayınları, 2002, s. 60

[10]  F. Nietzsche, Ecce Homo, çev. C. Alkor, İthaki Yayınları, 2003, s. 60

YORUM YAP

Your email address will not be published.