Türk Klasik Müziğinde Devrim: Türk Beşleri

336 okuma

EN ZOR DEVRİM

Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk ordusu muvaffak olmuş ve İstiklal Savaşı büyük bir zaferle sonuçlanmıştı. Artık Türk milleti için istikbal mücadelesi başlıyordu. Bu doğrultuda ilk büyük adım atılarak Cumhuriyet ilan edilmiş akabinde ardı arkası gelmeyen inkılap hareketleri başlamıştı. Siyasi ve ekonomik hayat için ciddi devrimler gerçekleştiren Atatürk’ün esas büyük arzusu kültürel hayatta gerçekleştireceği inkılaplardı. Zira bütün büyük devrimlerinin temel dayanağının bu kültürel devrimlere bağlı olacağını düşünüyordu. Büyük bir cesaretle inkılaplarını gerçekleştiren Atatürk için en zor devrim ise kendi deyimiyle müzikti. Türklerin milli bir müzik kültürüne sahip olmasını arzu eden Atatürk, bir yandan tarihi halk ezgilerinden kopmamak bir yandan da modern dünyanın bir sembolü haline gelen çok sesli batı müziğine adapte olmayı istiyordu. Türk inkılaplarında büyük bir etkisi olan Ziya Gökalp de müzik konusuna değinmiş ve Osmanlı döneminden kalan Alaturka müzik yerine milli bir müzik kültürünün oluşması gerekliliğini belirtmişti. Ziya Gökalp’in bu görüşü müzik konusunda yapılacak inkılap için de bir ilham kaynağı olmuştu.

Geçmişe bakacak olursak bu konu özellikle II.Mahmud’tan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun da temel gündem maddelerinden biriydi. Büyük reformist II.Mahmud döneminde geleneksel mehter takımı kaldırılmış modern çağa uygun bir bando takımı oluşturulmuştu. Bando takımı vesilesi ile de müzik anlayışında genel bir değişim rüzgarı esmeye başlamıştı. Aslında imparatorluk döneminde Batı Müziği ile en çok ilgilenen kesim saray ve çevresiydi. Pek çok padişahın da özel ilgi alanına giren Batı Müziği, Osmanlı saraylarında büyük bir değer görüyordu. Bu değer öyle bir hal almıştı ki Tanzimat sonrasında tahta geçen pek çok padişah Batı Müziği formunda besteler yapıyor ve bu besteler özel kurulan orkestralar tarafından icra ediliyordu. Bilhassa Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahati sırasında sultana ait bestelerin çalınması Avrupa kamuoyunu şaşkına çevirmişti. Dede Efendi’nin vals besteleyip Avrupalı ünlü bestekarlara meydan okuması, Çuhaciyan Operetlerinin sahnelenmesi, Giuseppe Donizetti ve Callisto Guatelli gibi büyük İtalyan müzik üstatlarının yeni kurulan Muzıka-yi Hümayun’un başına getirilmesi gibi etkenler Türk müziğinin Batı müziğine adaptasyonu konusunda önemli adımlar olmuştu. Küçük yaşlardan beri şehir şehir gezip konserler veren dünyaca ünlü piyanist Franz Liszt’in Sultan Abdülmecid’in özel daveti ile İstanbul’a gelip konserler vermesi ise saraydaki batı müziğine olan tutkuyu daha da arttırmıştı. Süreç içinde Batı Müziğine olan bu ilgi zaman zaman artıp zaman zaman azalsa da Cumhuriyet’in ilanına kadar ciddi bir tecrübe ve birikim oluşturmuştu.

İmparatorluk döneminde halk geneline yayılamayan, sadece saray ve çevresi ile sınırlı kalan Batı Müziğinin halk geneline yayılması ve bir devlet politikası haline gelmesi ise Cumhuriyet döneminde olmuştu. Atatürk, en zor devrim olarak nitelendirdiği müzik konusunda radikal ve kararlı adımlar atarken, batı müziği tekniklerinin en doğru şekilde kullanılabilmesi için müzik eğitimi konusuna da dikkat çekiyordu. Batı müziğinin uygulanabilirliği ve halk üzerinde etkisinin arttırılması üzerine tartışmalar sürerken yeni ulusal müziğin nasıl olacağı da hemen hemen belirlenmişti. Cumhuriyetçilerin görüşüne göre Klasik Türk Müziğinin temeli Bizans ve Yunan müziğine dayandığı için millilikten uzaktı. Buna göre Ziya Gökalp’in de işaret ettiği geleneksel halk müziği ezgileri ile batı müziği tekniklerinin harmanlandığı çok sesli müzik, yeni ulusal Türk müziği olarak kabul görmüştü. Böylece halk, aşina olduğu ezgilerden uzaklaşmadan Batı müziğine daha çabuk adapte olacak ve milli bir müzik kültürü inşa edilecekti. Bu durum artık öyle bir hal almıştı ki imparatorluk döneminden gelen Klasik Türk Müziği devlet tarafından yasaklanmıştı. Radyolarda ve okullarda dahi çalınmasına izin verilmemişti. Atatürk, şahsi tutkusu olan Klasik Türk Müziğini dinlemekten vazgeçmemiş fakat halkın dinlemesini yasaklayarak müzik devrimi konusunda ne kadar kararlı olduğunu göstermekten hiç çekinmemiştir. Bu konuda Montesquieu’den ilham alan Atatürk, halkın musiki konusunda yapılacak değişimleri kabul edip, kavrayabilmesi ile diğer bütün devrimlerin de kabul edilip kavranabileceğini düşünüyordu. Ona göre müzik, bu konuda bir ölçüttü. En güç devrim nedir sorusuna müziktir diye yanıt veren Atatürk, sözlerini ‘’çünkü müzik devrimi şahsa önce kendi iç dünyasını unutturmayı, sonra da yeni bir aleme yönelmeyi gerektirir. Onun için çok zordur. Çok zordur fakat yapılacaktır.’’ diye sürdürerek Türk müziğinde artık yeni bir dönemin başladığını kararlı bir şekilde ifade ediyordu. Türk müziği için radikal bir değişimin başlangıç vakti gelmişti.

BİRİNCİ MÜZİK KONGRESİ

1930’lu yıllara damgasını vuran müzikte inkılap çalışmalarında ilk büyük adım radyo yayınlarında Alaturka müziğin yasaklanması ile gelmişti. Kamuoyunda büyük tepki çeken bu karar sonrasında hiçbir şekilde geri adım atılmamış aksine inkılap yapan bir nesil, mahrumiyet ve fedakarlıklara katlanmak mecburiyetindedir anlayışı ile müzikte devrim çalışmalarına devam edilmiştir. Esasen amaç, Türk müziğini Avrupalıların da anlayabileceği bir hale getirmekti. Cumhurbaşkanı Atatürk, çocukluk arkadaşı Nuri Conker’e ‘’devlet radyolarında ağlayan, inleyen nağmeler yayamayız’’ diyerek de aklındaki müzik formunun Batı Müziği gibi hareketli ve ruhu canlandıran bir tarzda olması gerektiğini ifade etmişti. Bu düşünce yeni başlayan bir düşünce değildi aslında. Sofya’da ataşemiliter olduğu dönemde Carmen Operası’nı dinleme fırsatı elde etmiş ve Bulgarların müzik ve sanat konusunda ki gelişmişliklerine hayran kalmıştı. Bu hayranlığı ‘’Biz Bulgarları çoban bilirdik, farkına varmadan onlar nasıl ilerlemişler. Balesi Bulgar, şefleri Bulgar. Biz, bu uygarlık düzeyine ulaşamazsak, bize yaşam hakkı yok’’ sözleriyle dile getirmişti.

Cemal Reşit Rey’e göre Atatürk batı müziğinden pek hoşlanmıyor, zoraki dinliyordu. Bu hissiyat ondaki Atatürk hayranlığını daha da arttırsa da Atatürk’ün arkasından söylenen bu düşünceler pek hoşuna gitmemiş olacak ki Cemal Reşit Rey’i hiçbir zaman Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası’nın başına geçirmemişti. Tabi bir iddiadan ibaret olan bu durum, dönemin müzik devrimi konusundaki kararlılığı konusunda iyi bir örnek teşkil eder. Atatürk, hayal ettiği uygarlık düzeyine ulaşmak için ilk ciddi adımı atarak müzik eğitimi veren kurumların açılmasını planlamıştı. Nitekim 1934 yılında Ankara’da bir konservatuvar açılmış ve burada Batı Müziği konusunda eğitimler verilmeye başlanmıştı. Bu süreçte yerli ve yabancı kaynaklar taranıyor, Avrupa’ya müzik eğitimi almak için öğrenciler gönderiliyor ve Avrupa’dan dönen gençlerle akşam yemeklerinde istişareler ediliyordu. Öyle ki bu yemekler bazen bir akademi havasında geçiyordu. Atatürk, Alman yazar Emil Ludwig’e verdiği röportajda Avrupa’da müzik devriminin gerçekleşmesinin yaklaşık 400 yıl sürdüğünü ve Türk Müziğinin gelişmesi için 400 yıl gibi vaktinin olmadığını belirterek yapacağı devrimi Avrupa kamuoyu ile de paylaşmıştı.

1924 yılında meclise getirilen ‘’Musiki ve Temsil Akademisi’’ yasasının Atatürk tarafından beğenilmeyerek reddedilmesiyle başlayan müzikte modernleşme süreci Özsoy Operası’nın icra edilmesi, Muzıka-yı Hümayun’un Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası adını alması, Musiki Muallim Mektebi’nin açılması ile devam etmiş ve hemen ardından Milli Musiki ve Temsil Akademisi’nin kurulması kararlaştırılmış fakat gerçekleştirilememiştir. Bu dönemde Türk Beşleri ile Necdet Remzi Atak ve Ferhunde Erkin gibi solistler de yurtdışından dönmesi ile Türk Müziği’nin gelişim süreci iyice hızlanmıştı. Cumhuriyet’in ilk keman virtüözlerinden Prof. Dr. Remzi Atak’ın anılarına göre Puccini’nin Tosca Operası’nda yer alan, Cavaradossi’nin ‘’E Lucevan Le Stelle’’ isimli aryasına büyük hayranlık duyan ve özenle yetiştirdiği sanatçılardan her fırsatta dinleyen Atatürk’ün başlatmış olduğu müzik inkılabında artık esas büyük sıçrayış başlamak üzereydi. Türk Müziğinin halk ezgilerinden uzaklaşmadan çok sesli bir yapıya kavuşması ve Batı Müziği tarzında eserler verilmesi adına 26 Kasım 1934 günü dönemin Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen’in başkanlığında bir kongre düzenlenmişti. Bu kongreye daha sonra ‘’Türk Beşleri’’ olarak tarih sahnesine çıkacak olan Cemal Reşit Rey, Ahmet Adnan Saygun, Hasan Ferit Alnar, Necil Kazım Akses ve Ulvi Cemal Erkin’in yanı sıra Cevat Memduh Altar, Bedii Yönetken, Nurullah Şevket Taşkıran ile Ferhunde Ulvi gibi isimler yer almıştı. Türk müziğinde yapılacak olan değişimlerin tartışıldığı bu toplantıda müzik eğitimi, müzik eğitiminin esasları ve telif hakları gibi konuların tartışılması ile birlikte Türkiye Devlet Musikisi ve Tiyatro Akademisi’nin ana çizgileri belirlenmişti. Buna göre Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünün kurulmasına, Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi ile Musiki Pedagojisi şubesinin açılmasına karar verilmişti.

Birinci Müzik kongresinden sonraki süreçte Batılı uzmanların da görüşü alınmak istenmiş ve Licco Amar, Joseph Marx, Paul Hindemith ve Carl Ebert gibi isimlerin düşüncelerine başvurulmuştu. Paul Hindemith ve Eduard Zuckmayer gibi ünlü batılı müzik adamları danışmanlık yapmak üzere Ankara’ya davet edilmiş, 6 Mayıs 1936 günü çıkan yasa ile Ankara Konservatuvarının kurulması kararlaştırılmıştı. Paul Hindemith öncülüğünde kurulan bu konservatuvara daha sonra Carl Ebert müdürlük yapmış ve konservatuvarın teşkilatlanması tamamlanmıştı. Birinci Müzik Kongresinin hemen ardından başlayan bu atılım süreci Türk Müziğinin Batı Müziğine adapte olma sürecini kurumsal bir hale getirmişti. Avrupa’dan son teknoloji kayıt cihazları ve ekipmanlar alınmış, halk müziği derleme çalışmaları başlamıştı. Ünlü Macar piyanist ve müzikolog Bela Bartok’un Türkiye’ye gelmesi de bu derleme çalışmalarına büyük katkı sağlamıştı. Türkiye’deki gezilerinde kendisine Adnan Saygun’un eşlik ettiği Bela Bartok, Anadolu’nun zengin halk kültürü üzerinde çalışmalar yapabilecek bilgi ve donanıma sahip yegane isimdi. Bartok’a göre derleme yapacak bestekarın dil bilmesi, sosyoloji bilmesi, derin bir tarih bilgisine sahip olması ve iyi bir gözlemci olması gerekmekteydi. Bartok’un ana hatlarını belirlediği bu kriterleri Türk Beşleri karşılayacak ve Türk Müziğinin evrenselleşmesi yolunda çığır açacaklardı.

TÜRK BEŞLERİ

Rus Beşleri veya Fransız Altılısı gibi toplulukların oldukça ünlü olması Halil Bedii Yönetken’in, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses’ten oluşan grubu Türk Beşleri olarak adlandırmasına vesile olmuştu. Böylece Ruslar ve Fransızlar gibi Türklerin de öncü bir müzik topluluğu olacak, Türk Beşleri tarih sahnesine çıkacaktı. Bu beş isim Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün emriyle müzik eğitimi almaları için yurt dışına gönderilmiş isimlerdi. Paris, Viyana ve Prag’da eğitim gören bu isimler Türkiye’ye döndüklerinde müzik inkılabının öncüleri olacaklardı. Nihayetinde Avrupa’da çeşitli başarılar gösteren bu beş isim ülkelerine dönmüş ve bizzat Atatürk önderliğinde yürütülen müzik inkılabı çalışmalarında etkin roller almaya başlamışlardı. Beşlinin ortak amacı Türk halk ezgileri ile Batı müziği tekniklerini harmanlayarak yeni bir Türk müziği yaratmaktı. Bu amaç doğrultusunda kendilerine en büyük yol gösterici ise Macar müzikolog Bela Bartok olmuştu. Bartok’un öncülüğünde müzikte bir Anadolu hareketi başlamış, Avrupa’dan dönen Türk beşlisi pek de yakın olmadıkları Anadolu ve Halk ezgileri ile tanıştıklarında hayran kalmışlardı. Zaten hayran kalmamak da elde değildi. Binlerce yılın birikimiyle oluşan Anadolu kültürü yerel sanat anlayışına da yansımış ve oldukça özgün bir hal almıştı. Türk beşlisinin görevi ise bu özgün sanatı modernize edip dünyaya tanıtmaktı. Cemal Reşit Rey’in ‘’12 Anadolu Türküsü’ isimli bestesinin Paris’in Playel salonunda seslendirilmesi ile inkılap ilk meyvesini vermişti. Büyük bir sansasyon yaratan bu beste sonraki çalışmalar için de ilham verecekti. Bu grup bir yandan Anadolu’yu geziyor, bir yandan beste yapıyor bir yandan da akademi ve konservatuvarlarda eğitimler veriyordu.

Operaya da büyük hayranlık duyan Atatürk, Türkiye’nin ilk bestecilerinden Opera çalışmaları yapmaları emrini vermişti. Özellikle İran Şahı Pehlevi’nin Türkiye ziyareti sırasında ilk operanın sahnelenmesini istiyor, bu görevi Adnan Saygun’a veriyordu. Saygun’un bestelediği Özsoy Operası, Türk tarihinde sahnelenen ilk opera olmakla birlikte büyük bir başarı elde etmişti. Yine Saygun tarafından bestelenen Taş Bebek operası da Özsoy ile birlikte defalarca kez sahnelenmişti. Türklerin sanatta evrenselleşme çabası tüm hızıyla sürerken Anadolu ezgileri ile harmanlanmış çok sesli yapıtların bestelenmesine devam ediliyordu. Enstantaneler, Beş Damla, İnci’nin Kitabı, Minyatürler, Cem Sultan Operası, Zeybek Operası, Lüküs Hayat, Yunus Emre Oratoryosu, Bir Orman Masalı, Türk Süiti, İstanbul Süiti, Keloğlan ve Itri’nin Neva Kar’ı Üzerine Scherzo gibi başlıca eserler bu döneme damgasını vururken Türk Beşleri yurt içinde ve yurt dışında büyük bir sükse elde ediyordu. Türk Halk Müziği ve Geleneksel Türk Sanat Müziğinin melodik, makamsal ve ritmik ölçüleri bu eserlerde başarı ile kullanılmış, Batı Müziği formlarında çok sesli bir yapıda icra edilmişlerdi. Halk tarafından da benimsenmeye başlanan bu yapıtlar pek çok kez salonlarda ve davetlerde seslendiriliyordu. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın faaliyetleri yeni Türk Müziği’nin tanınmasında büyük rol oynuyordu.

Osmanlı Devleti’nin çeşitli dönemlerde müzik konusunda yaptığı reformlar yalnızca saray ve çevresi ile sınırlı kaldığı için Cumhuriyet’e herhangi bir miras kalmamıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle sıfırdan inşa edilen Türk Müziği, Türk Beşleri’nin sayesinde bambaşka bir boyut kazanmıştı. Beşlinin başarısı yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da büyük takdir topluyordu. Atatürk’ün vefatının ardından da bu başarı nispeten devam etmişti. Her bir üyesinin Atatürk ilke ve inkılaplarını kendilerine birer görev edindiği bu topluluk ilk toplu konserine 1939 yılında ne yazık ki Atatürk’süz çıkmıştı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını sırasıyla Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Akses yönetmiş ve kendi bestelerini seslendirmişlerdi.

Türk Beşleri’nin müzik inkılabına katkıları ve Türk Müziği’nin Batı Müziği’ne entegrasyonu konusundaki katkıları aşikardır fakat tam anlamıyla başarılı olmuşlar mıydı? Bu soru çeşitli tartışmalara sebep olsa da genel kanaat Türk Beşleri’nin istenilen düzeyde bir katkı verememiş olmasıydı. Belki de ilk olmalarının sancılarını çekmişlerdi fakat kendilerinden sonrası için de bir ekol oluşturamamakla suçlanmışlardı. Nitekim genel sürece baktığımızda Türk Klasik Müziği konusunda yine en başarılı grubun Türk Beşleri olduğunu görürüz. Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının ardından müzik devrimi konusunda kararlılık sona ermişti. Bu son, Türk Beşleri’nin çalışmalarına yansımış mıdır bilinmez fakat Türk Beşleri’nden bağımsız olarak Türk Müziğinin gün geçtikçe gerileme eğiliminde olduğu da çok açıktır. Günümüzde Atatürk’ün önderlik ettiği müzik inkılabından eser kalmamıştır. Türk Beşleri’nin bayrağını devralan çok az sanatçı kalmıştır. Belki de Türk Beşleri’nin ağır bir şekilde eleştirilmesindeki en büyük sebep, öncüsü oldukları bu inkılabın devamı konusunda güçlü bir irade ortaya koyamamış olmalarıydı. Bu makale vesilesi ile tüm tartışmalardan azade, Türk Müziği’nin büyük devrimcileri ve kilometre taşı olan bu beş büyük sanatçıyı sevgi ve saygıyla anıyoruz.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

  1. SAY, Ahmet, Müzik Tarihi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları
  2. KAHRAMANKAPTAN Şefik, Atatürk, Saygun ve Özsoy Operası, Sevda-Cenap Müzik Vakfı Yayınları
  3. DENİZ Ünsal, Milli Musiki ve Türk Beşleri, Gece Kitaplığı Yayınları
  4. İLYASOĞLU Evin, Zaman İçinde Müzik, Yapı Kredi Yayınları
  5. ALTAR Cevad Memduh, Atatürk Türkiye’sinde Müzik Reformu Yılları, Filarmoni Derneği Yayınları
  6. ALİ Filiz, Cemal Reşit Rey’e Armağan, Sevda-Cenap Müzik Vakfı Yayınları

YORUM YAP

Your email address will not be published.