Sanat Eserini Anlamak

350 okuma

“Şimdi ! Sizi etkileyen ve şimdiki hayatınızın başlangıcı olacak bir ‘şey’ bulun.”

Sanatsal anlamda doğru olanı ancak his vasıtasıyla elde edebiliriz. Yaratmanın başlangıcı hissin kendisidir. Bu yaratıcı his, hiçbir kuram ile sınırlandırılamaz.  Ressamlar, müzisyenler, heykeltıraşlar bu hissin gerçek ustaları olarak hayatımızdalar. Hislerimiz duyu içeriklerimiz aracılığı ile temellenir. 2 gruba toplanan duyu içerikleri; koku, tat, işitme ve görme, diğer grup ise dokunma olarak ayrılmıştır. Fransız düşünür Condillac, bu noktada dokunma duyusu ve heykel için, ‘’ dokunma duyusu heykele bilincini verir, buna karşılık o (heykel) kokladığı, tattığı, işittiği, gördüğü her şeyi kendi varlığının çeşitlemeleri olarak yaşar. ’der. Dokunma aynı zamanda direncin başladığı noktadır. Dokunma hissi aracılığı ile aynı mekânda birbirini dışlayan iki şey algılanır ve heykel böylece burada kendi varoluş tarzı ile değil, o iki şeyin bununla da onların var oluş tarzını fark etmesini sağlar. Böylece o, kendi bedenini ve yabancı cisimleri tanır. Hissetmek, arzulamak, istemek, duyumsamanın dönüşümlerdir. Bu tür şeyler zorla olmayacağı gibi sanatçının ruhunda mevcuttur.

Saniyeler içinde gözümüzün önünden akıp giden şeyler bizim için gelip geçici olurken, sanatçı bunları biriktirir, kendinden de çok şey katarak yoğurur. Sezgisel olarak kavrayıp peşine düşer ve onunla hesabı bitmeden bırakmaz. Fiziksel ihtiyacımız olarak çevremizde gördüğümüz nesneler, sanatçının gözünde ‘içkinliğe’ tabî olur. Oxford’lu filozof Alfred North Whitehead’in dediği gibi bizler bu içkinliği hayatımıza almaya hazır olmalıyız. Moskova Tiyatrosu’nda Wagner’in Lohengrin eserini izleseydik ya da Monet’nin tablolarına uzun uzun bakarak bu ruhsallığı hissedebiliriz. Kandinsky sanat hayatı boyunca bu ruhsal içkinliğin peşinde oldu, resmini nesnelerin fizikselliğinden kurtarıp, rengin müzikal ahengini yakalama fikrinin tutkunu oldu. Sanatın ve sanatçının yaptığı şey tam olarak bu olmalı, fiziksellikten kurtulup, nesnelerin sesini ve rengini görebilmek, aktarabilmek.

Kozmik Düzen İçerisinde İçkinliği Anlamak

Bir sanat eserinin içkinliği zamandan ve tüm kurallardan muaftır. Kandinsky’nin tarifi ile, bu durum ‘’Emprevizyon’’ durumudur. Emprevizyon; tamamıyla içgüdüseldir. Tabiatın harici unsurları görmezden gelinirken sanatçının kendi duygularının içkin ve gizli tabiatında, görünürde birbiriyle bağlantılı olayların ani bir ifadesi bulunur. Bu içkin anlayışı ile zamana meydan okuyan sanatçılardan akla ilk gelen Barnett Newman’dır. O eserlerinde nesneden kurtulmuş tamamen içkin bir metafiziğe yönelmiştir. Sanatçı; evrensel deneyimin doğrudan sezgisellik ile buluştuğu, saf ruhsallıktan ibaret resimleri ile tanımlanır.

1958 yılında Haç İstasyonları isimli bir dizi resme başlayan sanatçı Mesih’in Tutkusu’ nun çektiği 14 aşamayı ima ederek 14 resim yarattı. Bu acı dolu yolculuğu siyah ve beyazın seslerini kullanarak ortaya koydu. Newman, eserlerinde mistik soyutlamaları ile izleyicinin ruhuna ulaşmayı başardı.  Bunu da şu cümlesi ile ifade etti; “Sadece resimlere bakmakla kalmayıp, aynı zamanda renklerin ve büyüklüğünün önerdiği rafine maneviyatı ve mistisizmi de anlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Newman gibi eserlerinde ‘’ içkinliğe’’ önem veren bir diğer sanatçı Yves Klein olmuştur. Çizgi ve formları kullanmadan saf rengin amacına hizmet etmeyi tercih etmiştir. Klein ruhsal dünyasına ve içkinlik konusuna Gül Haç Tarikatı felsefesi üzerine çalışarak ulaşmıştır, bu tarikatın felsefesine göre; Dünya, ruhun katı bedenlerde tutsak olduğu Madde Çağı’nın sonuna yaklaşmaktadır.. Bu düşünce O’nu tablolarında, ruhun, formlardan bağımsız olabileceği, benliklerin bedenden bağımsız bir şekilde seyahat edebileceği modern çağın inisiyesine dönüşmüş bir sanatçı yapmıştır. Klein, izleyici ile paylaşmak istediği içkin anlatımı, 1960 yılında ‘’Antropometriler’’isimli sergisi ile, Aziz Sebastian Tarikatı kostümleri, Monoton Senfoni dinletisi ve mavi rengin bedenlere bulandığı canlı fırça performansı ile anlayabiliriz.

Müzik alanında sanatsal içkinlik söz konusu olduğunda akla ilk gelen isim Claude Debussy olur. Debussy’nin eserlerinde müzikal deneyim akustik olmanın ötesinde, saf ruhsallığın ön plana çıktığı bir krallığa dönüşür. O bu yol ile geleceğin müziğini başlatmıştır. Tüm sanat dalları içinde maddesellikten en uzakta olan şüphesiz müziktir.

Kandinsky, müzikte yer alan ruhsallık için “ … renk tuşlardır. Göz tokmaktır. Ruh piyanodur. Sanatçı bu tuşları uygun bir şekilde kullanarak ruhta titreşimlere sebep olan eldir” demiştir.

Müzik insanın içinde kendiliğinden yankı bulur demiş Paul Signac. Ruhunda karşılığı olmayan bir tınıyı sevemez insan. Bu durumu en güzel Venedik Taciri( V-I ) eserinde Shakespeare ifade etmiştir.

içinde müzik olmayan insan,

Tatlı nağmelerle cezbeye gelmeyen

İhanete, hileye ve fitneye meyyaldir.

Ruhunun kıvrımları gece gibi cansızdır

Erebus gibi karanlıktır ve şefkati

Sen kulak ver müziğin sözüne

Böyle bir adama güvenme

Hayatımız boyunca farklı yolculuklar yapıyor bazen bir müziğin zamansızlığına bazen de bir tablonun karşısında mekânsızlığa erişiyoruz. Zamanı ve mekânı sıfır noktasına indirgememize yardımcı olan sanatın, kendine has ifadesi olan ruhsallık onu ölümsüz hale getirdi. Yaptığımız bu yolculuklar bize farlı şeyler katabilmeli; dinlediğimiz müzikler, baktığımız manzaralar, seçtiğimiz insanlar ve bunların sebep olduğu tecrübeler sayesinde gelişiyoruz ve bedenimiz gibi ruhlarımızı bunlarla besliyoruz.

Sokrates’in sözünde olduğu gibi “ Kendini tanı!”, kendimizi yaratmada uygun olanı bulmak için bu sözü unutmamalıyız ve  içsel değerlerin peşinden gitmeli ve hatta sanatın ruhsal olasılıklarında derinleşebilmeyi becerebiliriz.

Kaynakça

Wassily Kandinsky, ‘’ Sanatta Ruhsallık Üzerine’’ Ketebe Yayınevi Mayıs2020,İstanbul Baskı:1 s: 26,65,83
Jonathan Fineberg, ‘’ 1940’tan Günümüze Sanat, Varlık Stratejileri’’ Karakalem Kitabevi Yayınları 2014.

YORUM YAP

Your email address will not be published.