Ruhun İşleri

129 okuma

Platonizm’den bu yana köklerini salmış olan gerçeklik hakkındaki dogmatik görüşler bir kenara bırakılması zamanı geldi, gerçeklik mi hayal mi ? Mağara duvarı gölgesi mi? tartışmaları süre dursun, Friedrich Nietzsche bunları bir kenara bırakıp bizi sanatın kucağına bırakıyor.

Nietzsche Tragedyanın Doğusu’nda ‘’varoluş ve dünya yalnızca estetik fenomenler olarak ebedi gerçeklerini bulurlar.’’ der. Ve Nachlass’taki fragmanda ‘’dünya’yı kendi kendine doğuran bir sanat yapıtı’’ olarak nitelendirdiğinden, kendini estetist bir konuma taşır. Orpheus misali, yorumcunun kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürdüğü ya da ileri sürer gibi göründüğü dünya sunar okuyucusuna.

Hayata ve bugün gelinen çağa baktığımızda  -hız- herkesin kıstası halinde, zamanla yarış halimiz herkesin kabusu olmuş durumda ya da en azından bu durumdan müzdarip olanların kabusu.  Hız kavramını zamanlar arası yolculuk için kullananlar ise, farklı türden keyif alıyor.

 Zamanlar arası yolculuktan kastım şu; Arkeoloji Müzesine gidip hem de bunu bir sefer için değil birçok kez yapıp, zamanı geriye aldığınızı hissetiniz mi? O taşın işçiliğinde, dokunan ustanın parmak izleri arasında zamanın değiştiğine tanık oldunuz mu ? Dolmabahçe Sarayının Veliaht Dairesi şimdinin Resim ve Heykel Müzesinin odaları arasında, İvan Ayvazovski’nin muhteşem ay ışığı tablolarında hayallere daldınız mı ? bu satırları okumak sizi romantik olduğum düşüncesine sürükleyebilir, hoş sözcüğün etimolojisine baktığımızda Romanus sıfatından Romanicus şeklinde ikincil bir sıfatı bu ikincil sıfattan da ‘Romalı tavrı’ anlamına gelen  zarfın türediğini düşünürsek, hayatın hızı karşısında bir romalı edası ile de yaşayabiliriz. Kaldı ki hayat romantik yaşanması gereken bir macera yoksa, bilimkurgu seti gibi metalik  tat veren bir şey olurdu. Uzun lafın kısası bahsettiğim şey romantizmden çok, ‘’hayatı yavaşlatmak’’ ile ilgili. Görürken, dinlerken, hissederken, tat alırken acele etmemek,
 ‘’sakin olmak’’.

Gördüğünüz şey her ne ise,  kendi anlam tabelalarınızı yüklemeden önce, ne olduğunu anlamaya çalışmak, sakin olmak.  Böyle bir tutum geliştirmek bizi’’ huzurlu yaşayanlar’’ sınıfına alacaktır. Nietzsche, hızlı cağımızın baş döndürücü koşuşturmacasına henüz kendini kaptırmamış, çağın tekerleri altına kendini putperestçe atmaktan zevk duymayan insanlar böyle yaşar der. Düş gücünü ve sarhoşluğu Nietzsche varı bir kutsama ile yola çıkmalı. Gördüğümüz cansız ya da canlı nesnelere ölü muamelesi yapmadan satır aralarını okumayı bilerek yaşamalı.

Yaşadıklarımız bizleri dönüştüren izler bıraktığı bir gerçek. Bu anlamda sanat yapıtları da insanın kendi varoluşunu dönüştürmesinin çeşitli yansımalarıdır. Yozlaşmaya yakın din ve ahlak kuralları örülü üstü örtülmüş hayatımızın -karşı hareketi- sanattır.

Zerdüşt Böyle Buyurdu eserini okuyanlar hatırlayacaktır,’’ Ağırlığın Ruhu’’  başlıklı bölümünde  Nietzsche, O’nun düşüncesine uygun bir dünya kuramı ve sanat anlayışına sahip bir insan tipinin yaşama yaklaşımını betimler. Kişinin daha fazla eylem gücünün kalmadığını düşündüğü, tükendiğini hissettiği anlarda,’’ yaşamın çok ağır ‘’ve ‘’ yaşamı sürdürmenin çok zor olduğu’’ söylenir. Evet ağır bir yüktür yaşadığımız yaşam, gerçekte, bu sözcüklere yakından bakıldığında yaşam hakkındaki bu düşüncelerin epey yaygın olduğunu görüyoruz. Bu yaygın kanıya şu sorularla birlikte kendisini daha belirgin bir şekilde gösterir: ‘’ yaşamı yaşamak zor değil mi? ‘’ Yaşamak neden bu kadar acı verici?

 Bu sorulara cevap verecek, yaşam ile nasıl başa çıkacağımızı anlatan kitaplar uzun zamandan beri çok satanlar rafında bulunuyor. Gerçekte kişinin, yaşamı nasıl yaşayacağına, ondan nasıl tat alacağına dair cevapları hazır bulması, yaşamın ağır ve zor olduğuna dair önyargıyı daha da pekiştirmekte ve Nietzsche’nin sözleriyle, ruhu daha da ağırlaştırıp kişinin eylem gücünü zayıflatmaktadır.

 Peki Ne Yapacağız?

Yaşamın ağır ruhundan, hafifliğin ruhuna geçmek, dikkatli bakıldığında, kişinin varlığını çeşitli dönüşümlere  uğratarak onda kendine özgü bir beğeni anlayışı oluşturup zevklerimizi damıttığımız estetik bir süreçle mümkün.

Bu dönüşümün karşılığını gündelik hayattan örnekler ile vermeden önce Nietzsche’nin bu konuda yaptığı bir metni paylaşmak istiyorum.  Ağırlığın ruhuna karşı, sanat diyerek başlayan Nietzsche, önce sanatın insana yaptığı katkıdan bahseder, kişiye farklı olduğunu hissettiren, en azından ona ait duyumların ‘’farklı’’ yoldan duyumsatarak öğreteceğini söyler. Ağırlığın ruhu ve hafifliğin ruhunu varoluşsal dönüşümlerinin uğraklarını çeşitli hayvanlara benzeterek betimler; mürekkep balığı, Tilki, devekuşu , midye, köstebek, deve, domuz, eşek ve asalak örneklerini verir. Hafifliğin ruhu ise;  at ve Kartaldır. Buna göre, estetik bakımdan bir kimsenin dünyayı nasıl gördüğüne  ve onu  beğenilerindeki inceliğe bakarak, bu kimsenin hangi hayvana dönüşmüş olduğunun farkına varabiliriz. Sofistike olmayan bir ruhun ağırlığı altında ezilen, şeklini kaybeden beğeni ve zevklerimiz oluşmadan yok olur.

Sanata ve sanatçıya teslim olmak konusunda kaçınız benle hem fikirdir bilmiyorum ama onlar hayatın konusunu kaybetmediler, duyumlarını duymamazlıktan gelmediler, gündelik hayatın koşturmaca hızında kaybolmayıp bir adım dışına çıkmayı bildiler. Sanat yapıtlarının etkisi belki de bunda gizli hala sanat yaratan ruhun uykuya yatmayan  kaybetmediği tılsımı hala etkileyici.

Zerdüşt’ün dediği gibi ‘’ kişinin beğenileri ve ona haz veren tad duyumu kişinin farklı yolunun belirlenimi için hayati önemdedir.’’ Beğeni ve zevklerimizin gelişmesi ile kişi, kendisini dönüştürebilir ve kendisini diğer kişilerden farklılaştırarak kendi varoluşunu aydınlatıp açığa çıkartabilir. Özel bir zevk sahibi olmak ve inceltilmiş bir beğeni yargısı kurabilmek ağırlığın  ruhunu hafifliğin ruhuna  dönüştürmenin aracıdır. Böyle bir dönüşüm için kişinin, kendisini  sanat yapıtlarının etkisine maruz  bırakması  şarttır.

Bu sebeple size tavsiyem kendinize bir iyilik yapın ;

 Erik Satie’nin müzikal buluşu o neşeli Gnossiennes eserinin içinde mutlu olmaya bakın,

Binbir Gece Masalları’nı Rus bestecisi Nikolai Rimsky-Korsakov, Şehrazad  isimli bestesini dinleyerek okuyun,

Monet’in tablolarını bir de fonda Debussy eserleri eşliğinde inceleyin,

Hz.İsa’nın göğe yükseldikten sonra geriye kalan kefendeki beden izini, Yves Klein mavisinde, vücut hatları içine gizlenmiş o son dokunuşta görmeye çalışın,

Puccini operalarının dramatik kadınlar geçidini  izleyin,

Bir yılbaşı aksamını Çaykovski’ye ayırın Fındıkkıran Balesinde yeniden çocukluğun o naifliğini yaşamanıza izin verin,

Alexander Ekman imzalı Summer Midsummer Night’s Dream’i izleyip bir Dali tablosu hayali kurun,

Vs… vs… vs… liste uzun lakin hepsine çok üşendiniz bari en  azından, günbatımına yakın bir kadeh Glenfiddich koyup Orhan Veli Kanık’tan

Versem kendimi bütün
Bir yelkenli olup engine;
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün,

Mısraları eşliğinde için hatırım için…

YORUM YAP

Your email address will not be published.