Postmodernizmi Nasıl Görmeliyiz?

29 okuma

Aydınlanma sonrası skolastik düşüncenin toplumun hafızasından kazınmasının bedeli, yüzyıl sonra insanın ve ürettiği/eylediği her düşüncenin/yapının/işin sonuç odaklı bir hâl alması olmuştur. Erk artık katı bir şekilde üretimin hâkimidir; tüm üretim süreci hâkimin yargılarına kati bir şekilde bağlanmış ve anlam dizginlenmiştir. Bireyin deterministik süreçler üzerindeki hâkimiyet algısı, gelişen sanayileşmeyle birlikte devasalaşmış ve artık hâkim, tanrı rolüne bürünerek doğanın/doğanın paradoksal yasalarının toptan inkârına soyunmaya başlamıştır. Kitlesel üretim doğrultusunda uzmanlaşma ve iş bölümü; üretilenden başlayarak toplumsal yapılaşmaya değin her mekanizmanın kutuplaşmaya sürüklenmesiyle üretim süreçlerine hâkim olanın, üretimin bütünselliğini/anlamını tekelinde muğlaklaştırma arzusuna dönüşmüştür. Marx’ın altyapı üstyapı diyalektiğiyle birlikte açıkladığı üretim ve anlamda “yabancılaşma” kavramı; düşünsel üretimlerin ve sanatın işlevsizleştirilmesi ve kültür politikalarıyla beslenerek her gün yeniden üretilmesiyle sistem paradigmasının sürerliğinin ana unsuru olmuştur.

Kapitalizmin yabancılaşma kurgusundaki “sorunsuz” işlerlik teorisi; 20. Yüzyılın ortalarında tüm dünyayı hâkimiyeti ve yıkımı altına alan faşist yönetimler, atom bombası ve ikinci dünya savaşı sonucunda çözülmüştür. Modernizmin omuzlarında yükselen kapitalizm; insanlığın (ve doğal/yapay felaketlerle insanın) yok oluşunun gizlenemeyeceği bir sahnede Ouroboros’a dönüşmüştür. Tarih, 21. Yüzyılı hazırlayan elli yıllık süreçte; başkaldırı ve bastırılma, isyan ve katliam, özgürlük ve kölelik, bilimsel ilerleme ve dini tahakküm, yaratıcılık ve yıkım, acımasızlık ve vicdan, doğanın hunharca sömürüsü ve doğa felaketleri ile iç içe geçerek, insanlığın ürettiği tüm kavramların olumlu-olumsuz/iyi-kötü bir eş zamanlı diyalektik füzyon hâlini almıştır. Marx, analizindeki haklılığı korumaktadır. Tüm bu kaosun sonucunda Marx’ın yabancılaşma kavramı hâlâ sürmektedir fakat şizofrenik bir yabancılaşmadan bahsedilebilmekteyiz artık; yabancılaşan bireyin yabancılaşmasının hizmet ettiği özne belirsizleşmiştir. 

Adına postmodern dedikleri dünya. 

Nitekim, David Harvey postmodernizmi “birbiriyle çatışan kavrayışların mayın tarlası” olarak altyapı ve ekonomik ilişkilerin politik analizini yaptıktan sonra, kültür politikalarını, kültürel/ideolojik üretimlerin çelişik ve girift yapılarını insan varoluşunun temeli olarak zaman-mekân deneyimleri/dönüşümleri üzerinden okumaktadır. (1)

Postmodernizmin -hangi alanda olursa olsun- kavramsal olarak ele alınışı, varoluşunun bir mayın tarlası olmasından ötürü sorunsaldır. Postmodernizmi -ister altyapı ister üstyapı öğeleri için- kapitalizme bir karşıcevap olarak okumak, en büyük yanlışlardan biridir. Yukarıda açıklandığı gibi, geçtiğimiz yüzyılın paradoksal kaosu içerisinde şizofrenik bir yabancılaşmayla boğuşurken çaresizce ve kaçınılmaz olarak kavramsal/ideolojik analizlere/çözüm teorilerine sığınılmış olması, bu yanlışın en önemli sebebi olmalıdır.  

Aydınlanma ve modernizm kazanımlarını yozlaştırarak işleten, her yeni günde bütünselliği/anlamı ve insanın kendi gerçekliğine yabancılaşmasını ambalajlayarak satan, en nihayetinde insanı ürünü haline getiren kapitalizm mutasyonudur postmodernizm. İnsanın doğasına en uygun sistem olarak bilinçaltına işlenen, sonsuzmuş ve yıkılamazmış gibi görünen Ouroboros mitinin dehşeti. Postmodernizm ile birlikte kapitalizm, kendisini yıkacak olan Marksist antitezden kaçmak adına tezin yok olduğu izlenimini yarattığı sahneyi hazırlarken aynı zamanda antitezin de toplumsal/siyasal dinamiklere cevap üretmek için zamanın çok gerisinde kaldığı sanrısını beslemektedir. Tez, günümüzde kapitalizmin mutasyonu olan postmodernizm ise, antitez kaçınılmaz bir şekilde güncel bir Marksizm olmalıdır. Evrim diyalektiğe gebedir, tutunmamız gereken başka bütünsel bir toplumsal devrim teorisi yoktur.

20. Yüzyılın başlarında “radikal avangart sanat”², diyalektik materyalist antitezin toplumsal devrim hareketleri paralelinde kolektif ve güçlü bir şekilde sesini yükseltirken, kapitalizmin modernizmi yozlaştıran ve yabancılaşmaya hizmet eden tüm yapıların/kavramların bozumuna kalkışmıştır. Sanatta anlam-biçem-teknik olarak yenilik peşinde olan çağdaş sanatçılardan politik ya da toplumsal olarak net bir karşı duruşa sahip olmayanlar dahi, üretim ve üretimlerin alımlanma yöntemlerinde kalıpların ötesinde ve öznel bir ilişki kurmuştur. Bu öznel ilişki; sonuç değil sürece odaklanan, bir tanrı-mimar olarak sanatçı mertebesini terk eden ve anlamın peşinde koşmaya başlayan mütecessislerin mekan zamanı yeniden kavramsal olarak merkezine alması olmuştur.  

1950’lerde, (soğuk savaşın da ivmesiyle) savaş sonrası dönemde hızlanan üretim kapasitesiyle tüketim kapasitesi artarken çapı da genişlemiş ve takriben on yıllık periyodlarda gittikçe artarak tüm yaşam tüketimin tekeline dönüşmüştür. Giyimde başlayan moda kavramının; mimari, dekorasyon, sanat, müzik derken tüm üretim-tüketim ilişkilerini hegemonyasına alması, bireyin boş zamanlarının ve en temel güdülerinin dahi kendi arzusuyla teslim alınmasına, en nihayetinde kültürel üretimin tüm mekanizmasının eğlence ve Guy Debord’un analiziyle gösteri toplumuna³ hapsedilmesine zemin hazırlamıştır. Gösteri toplumunda, şizofrenik yabancılaşma mertebesinde, modanın gelip geçiciliği kapsamında artık tek bir değer görülebilmektedir; “kullan at”¹ (s.319) Bu hız çağı; her alanın renkli içi boş balonlara dönüşmesini ve daimî meta üretimi ile malların tüketiminin yanında üretim ilişkilerinin, emeğin, değer yargılarının, fikirlerin, sanatın, temel insani duyguların, kamusal alanın sahteleştiği/ geçicileştiği/pornografikleştiği bir evredir. 

Parçalanmış, ikonlaşmış, aynılaşmış ve bu aynılaşmanın sürekli bir yeniden üretilmesi içerisinde benlik arayışlarından fersah fersah uzaklaşan ve zombileşen bedenlerin, sorgusuz yaşamlarında kendisine uymayanı küçümsediği/görmezden geldiği ve eş zamanlı olarak dünyanın bir ucuyla iletişime geçme lüksü içerisindeyken kimsenin düşünce ve diyalog üretmediği küçük sanal sahneciklerde; insanlık adına ilerlemeye dair, kamusal alana dair ya da toplumsal mutabakata dair herhangi bir nüve görülemez.

Postmodernitede öznellik öldürülmüş, tekil olarak her bir bireyden tüm sisteme uzanan -1950 sonrası çağdaş sanat ve müzik de dahil olmak üzere- sonsuz bir Ouroboros matruşkası yaratılmıştır. 

Sistemin sürekli içi boş balonlara dönüştürdüğü yenilikçi ve karşıt 1950 sonrası avangart sanatı, imitasyonlarından arındırdıktan sonra özgün olanlarının gizil gücünü anlamak ve bugün için işlevsel politik bir karşıt sanat ifadesi ile birleştirebilmek için, binlercesi arasından o matruşkayı bulup kırmak gerekmektedir. Sistem dışına çıkabilme ütopyasının tek yolu olarak görülebilecek bu ihtiyaç; son yetmiş yıl içerisindeki sistem karşıtı sanat/düşün üretimlerinin özgürleşmesi, yüzyılın ikinci periyodundaki tüm kavramların önce en saf ve birincil ağızdan okunması, kavranması, tartışılması, öznel bir şekilde 21. Yüzyıl güncelliğinde yeniden yorumlanması/üretilmesi anlamına gelmektedir. 

Elbette ki bu ihtiyaç yalnızca modern bilimin/sanatın/kavramların postmodernitenin “kullan at” çöplüğünden kurtarmayı içermez, aynı zamanda insanlığın tarihsel evriminde antik dönemden Aydınlanma sonrasına değin bütün bir külliyatı yeniden okumak//tartışmak/alımlamak gerekmektedir. 

Bugüne değin her çağda arayış hep ileriye doğru olmuştur. Şizofrenik postmodern yaşamın içerisinde ileri bakabilmek için antik atalarımızdan günümüze insanlığın tüm kazanımlarını acilen yeniden kavramak/var etmek zorundayız. Böylece geçtiğimiz yüzyılın mekânı sahteleştiren ve zamanı boyutlarından koparan sahte algılardan, boyutlarını ve değerlerini bütünselleştirerek zaman-mekânı kurtarma şansımız olabilir. 

Görünmez olsa da sistemin dışının da dışındakilerin de hâlen varolduğunu fark edebilirsek ve zaman-mekânı kurtarabilirsek, avangardın ve bilimin kazanımlarını saflaştırarak Marksist perspektifte güncel yeni bir dünya teorisi ortaya çıkarabiliriz. Ve ütopik gelse de ona gerçekten inanacak, tekil hayatlarımızdan başlayarak hayatın her alanında emek sömürüsüne karşı durabilme ve mücadele edebilme cesaretini gösterebilecek gerçek ve sağlam benliklere ulaşabiliriz. Eğer bu süreçte yaşanabilecek bir dünya kalırsa…

Görsel: Atalanta Fugiens. Oppenheim, Johann Theodori de Bry, (1617). illustrations by Matthias Merian.

  1. Harvey, D. (2019). Postmodernliğin Durumu (8. Basım). İstanbul: Metis Yayınları.
  2. Bürger, P. (2017). Avangard Kuramı. (A. Artun, Dü.) İstanbul: İletişim Yayınları.
  3. Debord, G. (2020). Gösteri Toplumu (11. Basım).  İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

YORUM YAP

Your email address will not be published.