Osmanlı’nın Bestekar Padişahları

272 okuma

1923 yılında ilan edilen Cumhuriyet’in ardından Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde büyük bir inkılap hareketi başlamış ve bu inkılap hareketlerinden biri de sanat ve dolayısıyla müzik olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsi olarak Alaturka ya da diğer bir deyişle Türk Sanat Müziği’ne olan düşkünlüğü dillere destan olmakla birlikte başlattığı modernleşme çalışmalarının bir parçası olarak da Türk müziğini Batı müziğine entegre etmek istiyordu.

Bu dönemde klasik müzik konserleri, operalar, özel davetler gün geçtikçe çoğalmış devrimin ilk zamanları adeta bir Viyana havasına bürünmüştü.

Günümüzde çoğunluk algısı olarak Batı müziğinin Türk kültürüne etkisi Cumhuriyet döneminde başlamıştır gibi bir yanılgı söz konusudur. Batı müziği konusunda en büyük atılımların Cumhuriyet döneminde yapıldığı ve bu atılımların popüler kültüre etkisi düşünüldüğünde bu yanılgı pek de yanlış sayılmaz.

Peki gerçekte Türk sanatı, Batı müziği ile ne zaman tanışmıştı? Bunun cevabını bulmak için biraz geçmişe yani Osmanlı dönemine gitmemiz gerekmektedir. Zira sadece savaşlar, antlaşmalar ya da entrikalar ile tanıdığımız çoğu padişahın aslında birer Batı müziği hayranı hatta birer bestekar olduğunu çoğumuz bilmiyoruz.

Yaklaşık 600 yıllık bir döneme damgasını vuran Osmanlı İmparatorluğu döneminde müzik, sosyal hayatta ve saray hayatında oldukça büyük bir önem taşıyordu. Kimi kaynaklarca çeşitli dönemlere ayrılan bu süreçte imparatorluğun tam anlamıyla Batı müziği ile tanışması 19. yüzyılı bulacaktı.

Toplumun duygu ve düşüncelerini dile getiren ve oldukça yalın bir tarzı olan Halk Müziği ile başlayan müzik hayatı, Osmanlı döneminde daha çok kırsal kesimin günlük hayatının bir parçası olmuş ve sosyal hayattaki bozuklukların dile getirilmesi ile yoksul halkın adeta bir ileti aracı haline gelmişti.

Kırsal kesim haricindeki nispeten soylu kesimin ilgi alanına giren müzik türü ise Klasik Türk Müziği ya da diğer bir deyişle musiki olmuştu. Bu tür, halktan ve sosyal hayatın sorunlarından kopuk bir türdü. Daha çok divan şairlerinin de etkisiyle tasavvufi, dinsel bir hal alsa da şarkı, gazel, taksim, peşrev, beste, fasıl gibi türleri ile kentsel müzik hayatının temsilcisi haline gelmişti.

Osmanlı döneminde en önemli müzik türlerinden bir de askeri müzikti. Hatta askeri müzik sayesinde Batı müziği ile tanışıp, ilişki kurduğumuzu söylemek de pek yanlış olmaz. Tarih boyunca Türk kültürünün önemli bir parçası olan askeri müzik, Osmanlı döneminde de aynı öneme sahip olmakla birlikte devlet hayatının da önemli bir aktörü haline gelmişti.

Mehterhane takımları savaşlardaki olağanüstü ses gücü, ritimleri ve çalgıları ile ordu içinde önemli bir rol üstlenirken aynı zamanda Batılılar tarafından dikkat çekiyordu. Özellikle 1683 yılındaki Viyana kuşatması sırasında bu çekicilik bir hayranlığa dönüşmeye başlamış ve zaman içinde ‘’Alla Turca’’ denilen bir müzik türü batıda popüler hale gelmeye başlamıştı.

Franz Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig Van Beethoven ve Johannes Brahms gibi ünlü bestekarlar Alla Turca stilinde besteler yaparken askeri müzik sayesinde Türk müziği, Batı müziği ile kaynaşmaya başlıyordu. Bu kaynaşma yeni bir süreci de beraberinde getirmiş ve geleneksel Türk müziği yavaş yavaş popülerliğini yitirme dönemine girmişti. Artık Osmanlı’nın elitleri hiç de aşina olmadığı yeni bir müzik türü keşfediyordu: Batı Müziği…

Bazı kaynaklarda yer alsa da henüz tarihi bir dedikodudan ibaret olan bir iddiaya göre aslında Türk müziğinin Batı müziği ile tanışması Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar gitmekteydi. Fransa kralı François, kendisine yardım eden Kanuni Sultan Süleyman’a teşekkür niyetine bir orkestrayı İstanbul’a göndermiş fakat Sultan Süleyman bu orkestranın müzik aletlerini yaktırdıktan sonra orkestra üyelerine kıymetli hediyeler vererek geri göndermişti.

Dramatik bir iddia olsa da aslında Kanuni Sultan Süleyman döneminin Osmanlı tarihi açısından oldukça parlak ve şaşaalı bir dönem olduğu için olumlu sonuçlanan bir tanışmanın yaşanması pek de şaşırtıcı olmazdı. Sultan Süleyman’ın bu tepkisi ile Batı müziği ile kaynaşma süreci biraz gecikmiş oldu.

15.yüzyılın başlarından 4.Murad döneminin neredeyse sonuna kadar Türk müziği doğu etkisinde olup Ortadoğu’dan getirilen müzisyenlerin etkin olduğu bir dönem geçirmişti. 1640’lı yıllardan itibaren Klasik Türk Müziği yavaş yavaş Batı müziği ile kaynaşmaya başlıyordu. Barok ve Rokoko stillerinin Türk müziğine etki etmeye başladığı, doğu-batı sentezinin oluştuğu bir döneme o yüzyılın en büyük Türk bestekarı Buhurizade Mustafa Itri Efendi damgasını vuracaktı.

Mustafa Itri’nin temsil ettiği Türk klasik müziği batılı müziği tanıyıp çözmeye çalışırken yine o yüzyılın en büyük Avrupalı bestekarı olan Johann Sebastian Bach batıya damgasını vuracaktı. Tabii onlar da tıpkı bizim gibi Türk müziğini tanıyıp anlamaya çalışıyorlardı. Bu yüzyılda Rus Çariçesi Anna kendi mehter takımını kurdu, Viyana, şehirde daimi bir mehter takımı bulundurdu, Lehistan Kralı II.Augustus kendisi için bir mehter takımının gönderilmesini rica ediyordu. Avrupa saraylarında tahmini güç bir Alla Turca akımı baş gösteriyordu.

Türk müziğinin modernleşme sürecinin kırılma noktası Lale Devri’nde gerçekleşti. Barış içinde ve savurgan geçirilen bu dönemde batılılaşma çabalarından Türk müziği de nasibini almış ve batılı formlarda eserler yapılmaya başlanmıştı. Hazin bir şekilde sona eren Lale Devri’nden sonraki döneme ise İsmail Dede Efendi damgasını vuracaktı.

Artık durum öyle bir hal almıştı ki klasik Batı müziği ile klasik Türk müziği hem birbirlerinden etkileniyor hem de içten içe bir rekabet hali içine giriyordu. Yine tarihi bir dedikodu olarak karşımıza çıkan bir iddiaya göre Türkler vals yapamaz diyen batılılara cevaben Dede Efendi, vals formatındaki çok başarılı bir eser olan Gülnihal adlı eserini bestelemişti. Bu, aradaki tatlı rekabeti hissettirecek belki de en güzel örnektir.

Değişen dünya koşulları ve siyasi dengeler ile birlikte Osmanlı Devleti baştan sona bir reform dönemi içine girecekti. Bu reform çalışmalarından en çok etkilenen yine Türk müziği olmuştu. Fakat bu seferki geleneksel boyutları aşmayan reformlar gibi değil radikal değişimlerdi. Artık Türk müziğinde bir devir kapanmak üzereydi..

Sultan II.Mahmud döneminde bu radikal reformlar artık hayata geçmeye başlamıştı. Bu değişimlerden ilk nasibini alan yeniçeri ocağının bir simgesi haline gelen mehteran takımıydı. Bir zamanlar Avrupa saraylarında moda haline gelen bu tarihi müzik topluluğu yerini modern ve çağdaş bir stil olan askeri bandolara bırakıyordu.

Ataları gibi musikiye meraklı olan Sultan II.Mahmud tambur ve ney çalardı. Batı müziğine de oldukça meraklı olan II.Mahmud yeni kuracağı bando takımının başına İtalyan müzisyen Giuseppe Donizetti’yi getirecekti. Don İzzet Paşa ismiyle tanınan Donizetti generalliğe kadar yükselmiş reform yaptığı okullarda flüt, piyano, armoni, instrümentation dersleri verdirmeye başlamıştı.

Avrupa’dan çeşitli eğitmenler ve müzik aletleri gelmişti. Bütün bu gelişmeler müzik dalında artık geri dönüşü pek mümkün olmayan değişimlerin yaşanmasına neden oluyordu. Özellikle reformları ile dikkat çeken Sultan II.Mahmud’dan itibaren Osmanlı hanedanı batılı tarzda klasik müzik eğitimleri alıp besteler yapmaya başlamıştı. Konserler, operalar, tiyatrolar ve yabancı müzisyenlerin ağırlanması artık yeni dönemin modası haline gelmişti.

Adli mahlasını kullanan Sultan II.Mahmud’un çeşitli makamlarda yaptığı yaklaşık 21 bestesi bulunmaktadır. Fakat bu bestelerin hemen hemen hepsi klasik formlarda olduğu için batılı anlamda asıl besteleri Sultan Abdülaziz döneminde göreceğiz.

Sultan Mahmud’un oldukça zor geçen saltanat yıllarının ve dramatik ölümünün ardından oğlu I.Abdülmecid tahta geçti. Babası gibi reformist olan Sultan Abdülmecid döneminde sarayda Batı müziği iyiden iyiye hakim konuma gelmişti. Mızıka-yı Hümayun’u kurumsallaştırarak başına Guatelli Paşa’yı getirdi. Yine o dönemde tüm bestekarların Mızıka-yı Hümayun’da eğitim alma zorunluluğu getirmesi Dede Efendi gibi büyük bestekarların tepki göstermesine neden olmuştu.

Büyük bir tiyatro atılımı yaparak İstanbul ve İzmir’i sanat merkezi haline getirdi. İtalya, Fransa, Almanya ve Viyana gibi yerlerden tiyatro, opera, bale toplulukları gelerek temsil vermişlerdi. Lucrezia Borgia, Rossini’nin Sevil Berberi, Parisina, Giselda ve Silistin gibi operalar bu dönemde yaygın bir şekilde sahnelenmişti.

Batı müziğine oldukça meraklı olan Sultan Abdülmecid ünlü besteci ve piyanist Franz List’i davet üzerine saraya getirtip beş hafta boyunca hem eğitim alıp hem de kendisinden resitaller dinledi. Franz List için özel olarak dönemin en iyi marka piyanosunu da sipariş etmeyi ihmal etmedi.

Abdülmecid’in ölümü üzerine tahta geçen kardeşi Sultan Abdülaziz belki de o zamana kadar ki Osmanlı padişahları içinde müziğe en yatkın ve donanımlı isimdi. Batı müziğine ağabeyi ve babası kadar ilgi duymayan Sultan Abdülaziz çok uzun bir süre Guatelli Paşa’dan özel dersler aldı. Özellikle piyano çalmak konusunda oldukça maharetli olan Abdülaziz, bugün bile çalınan pek çok klasik müzik eserini bizzat bestelemiştir.

Valse Davet, Hicaz Sirto gibi ünlü eserlerinin yanı sıra La Gondolle Barcarolle adlı eseri Londra ziyareti sırasında İngiliz Kraliyet Bandosu tarafından çalınınca Avrupa’da büyük ses getirmişti. Bu dönemde ünlenen Çuhaciyan operetleri de doğu ve batı müziğini sentezleyerek sonraki nesillere iyi bir örnek teşkil ediyordu.

Fakat Batı müziği konusunda bu denli yetenekli olan bir padişahın döneminde Batı müziğinin Türk müziğine entegre olma süreci ilginç bir şekilde duraksama dönemine girmişti. Doğu kültürüne ve geleneklere bağlı olan Sultan Abdülaziz, müzik konusundaki şahsi meziyetlerini ve alakasını toplum kültürüne yansıtmamıştı.

Son sultan Vahdettin’in, terazinin bir tarafına onu diğer tarafına biz yedi kardeşi koyun, onun tarafı ağır basardı dediği kardeşi V.Murad atalarına ve kardeşlerine göre düşünce yapısı ve sanatçı kişiliği daha farklı olan bir karakterdi. Üç ay süren kısacık hükümdarlık döneminden ziyade bu ilginç padişah, karakteri ve Batı müziğine olan katkıları ile tanınmaktadır.

Şehzadeliği döneminde Guatelli Paşa ve Augusto Lombardi gibi üst düzey isimlerden özel dersler alan V.Murad, geleneksel klasik Türk müziği yerine Batı müziğini daha çok benimsemişti. Kardeşi Sultan Abdülaziz ile birlikte çıktığı Avrupa seyahatinde Avrupa’dan oldukça etkilenmiş ve saray içinde batılılar gibi alafranga bir yaşam sürmeye başlamıştı.

Veliaht olarak ilan edildikten sonra ise Göztepe’de bulunan köşkünde Jön Türkler, yerli ve yabancı aydınlar, fikir adamları, sanatçılar gibi entelektüel isimleri ağırlar fikir alışverişlerinde bulunurdu. Çok iyi piyano çalan V.Murad üç ay süren padişahlığının ardından yeniden kafes hayatına geçmişti. Bu dönemde kendini tamamen sanata ve Batı müziğine adamış, padişahlar arasında en çok beste yapan kişi olmuştu. Fakat V.Murad’ı diğerlerinden ayıran en önemli husus, bestelerinin neredeyse tamamının Batı müziği formlarında olmasıydı.

Batı tarzında dans türü eserler ortaya koyan V.Murad torunlarına ithaf ettiği besteler yapmıştır. Torunu Celile Sultan için bir polka bestelemiş, Scottische ve Valse bestelerinin yanı sıra vals, polka, polka-mazurka, quadrille, scottische tarzında yüzlerce eseri olduğu kayıtlarca bilinmektedir.

Batı müziğinin meraklısı bir diğer bestekar padişah da Sultan Abdülhamid idi. Avrupalı hocalardan müzik eğitimi alan Sultan Abdülhamid oldukça iyi piyano çalar ve küçük parçalar bestelerdi. Batı müziğine oldukça önem vermesinin yanı sıra saraya tiyatro salonu inşa ettirip pek çok opera ve operetler sahneletmişti. Yıldız Sarayı tiyatrosu neredeyse bir konservatuvar haline gelmişti.

Son padişah Mehmed Vahdettin ise hem Türk hem de Batı müziği ile ilgilenmişti. Piyano ve kanun çalmanın yanı sıra iyi de şarkı söylediği kaydedilmiştir. Geniş bir nota koleksiyonu bulunan Sultan Vahdettin’in eserlerinin çoğu şarkı formundaydı.

Yazının başında da belirtildiği gibi savaşlar, antlaşmalar ve entrikalardan ibaret saydığımız çoğu Osmanlı padişahının kişisel özelliklerinden, hobilerinden ve sanatçı kişiliklerinden biraz uzağız. Aslında her birinin Türk müziğine dolayısı ile Türk sanatına şahsi olarak kattığı değerler ve eserler kaynaklarca da mevcut olmakla birlikte tarihi bir miras olarak bizlere bırakılmıştır.

Osmanlı’nın Bestekar Padişahları olarak başlanan bu yazıda aslında Osmanlı döneminde yer alan klasik Türk müziğinin yeni dünyanın modern müziği haline gelen Batı müziği ile nasıl kaynaştığını biraz olsun görmüş olduk.

Tüm bu tarihsel süreci klasik Türk müziğinin yok edilmeye çalışılması algısından çıkıp modern dünyaya adapte olma çabasının bir sonucu olan gerekli bir modernleşme atılımı olarak değerlendirmek gerekir zira ne Batı müziği Türk müziğinin bir karşıtıydı ne de Türk müziği Batı müziğinin karşıtıydı.

Bestekar padişahların ve dönem bestekarlarının pek çok eseri günümüzde ne yazık ki kayıptır. Fakat var olanlar da bu tarihi sürecin birer hatırası olarak daima hafızalarda ve kayıtlarda kalmaya devam edecektir. Türk musikisinin ya da diğer bir deyişle Türk Sanat Müziği’nin geleceği ne yazık ki Osmanlı döneminde olduğu gibi bugün de büyük bir tartışma konusudur.

Bu vesile ile Osmanlı’nın bestekar padişahları özelinde Türk müziğinin tarihsel sürecinin ele alındığı bu makaleyi Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü ile sona erdirelim: Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz.

KAYNAKLAR:

Evren Kutlay Baydar, 19.Yüzyıl Osmanlı Padişahlarının Müzik Politikalarından Kesitler, Sosyal Bilimler Dergisi, 2011

Hüseyin Bülent Akdeniz, Batı Müziğinin Osmanlı/Türk Temsilcileri, Osmanlı Mirası Araştırmaları Dergisi, 2017

Selçuk Alimdar, Osmanlı’da Batı Müziği, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016

Ünüşan Kuloğlu, Süreyya Gülmemed, Kültür Ve Turizm Bakanlığı Türkiye Kültür Portalı, Osmanlı Müzik Kültürü

TDV İslam Ansiklopedisi

YORUM YAP

Your email address will not be published.