Opera: Zenginlerin Buluşma Yeri

226 okuma

Opera ne bir okul ne de görgünün portresidir ancak bunların yansıtıldığı yer olduğu düşünülürse bir ayna olarak kabul edilebilir.

Etienne de Jouy,
L’Hermite de la Guiane
1816

Geniş ölçekte konuyu ele alırsak, toplum yapısı – monarşi, aristokrasi, meritokrasi, demokrasi – gündelik yaşamı oluşturan davranış kalıplarımızı üretir. Bu yapılar, müzik dinlerken sergilediğimiz davranış kalıpları ile doğrudan ilişkilidir; müziğin bizde yarattığı etki, estetik algımız gibi.

Dolayısıyla, saray etiketi ile yapılandırılmış bir toplumda performans esnasında diğer seyirciler hakkında yorumda bulunma eyleminin kökeni itibar temasından alır. Burjuvazinin diğer seyircileri rahatsız etmemesi ise kaçınılmaz bir kibarlıktır.

18. yüzyılın ile çeyreğinde opera için ‘sosyal görev’ ifadesini kullanmak hatalı olmaz. 1750 yılında operaya zamanında gelmek modaya uygun olmayan bir davranış olarak kabul edilmiştir. Soylular, etraf iyice karanlık olana kadar operanın bahçesinde gezip, birbirleriyle sohbet etmeyi tercih etmişlerdir.

Operanın ilk perdesi bittiğinde, çoğu yerlerine yeni geçmiş olurdu. Parter bölümüne sadece erkekler alınır, Prensler ve dükler birinci sırada yer alan localarında sohbet ederdi.

Dünyevi zevklerine düşkün manastır rahipleri, ikinci katta üzerleri mücevher dolu kadınlarla sohbet eder, samimiyetin dozu kaçarsa parterden uygunsuz bağırışlar ve uyarılar duyulurdu. Sevgililer ile karanlık üçüncü balkonu tercih ederdi.

‘..İkinci katta mutlu esmerler, sarışınlar ve bir rahip gördüm. Gezmekten yorgun düşünce partere döndüm. İki yüz askerin savaş hakkında sohbet ediyordu..’

Chansonnier Clerambault,
Yüzyıl

Her katı ve koridorları dolanan, tüfekleri barut dolu kırk asker görev yapardı. Kulağa tuhaf gelse de 18. yüzyılda opera asker tarafından kontrol edilirdi.

Eski rejimde operaya gitmek estetik bir tecrübeden daha çok sosyal bir aktiviteydi. 18. yüzyıl seyircisi için müzik, başrolü kendilerinin oynadığı büyük bir gösterinin süsü olarak kabul edilirdi.

Sadece soylulara tanınan kılıç taşıma hakkı gibi, eski rejimde operaya gitmek de kimlik ve etiket gösterişinden öte bir aktivite değildi. Böylelikle sınıflara ayrılmış halk içerisinde ayrıcalıklar ön plana çıkardı.

Paris aristokrasisi için Opera, üç büyük kraliyet operası ile,  hoş vakit geçirmenin en ayrıcalıklı yoluydu.

Yüzyılın ortalarında ise ‘Kraliyet Müzik Akademisi’ ismi ile anılan Opera artık bir soylu eğlencesine dönüşmüş, kralın zevk alacağı konuları işlemiştir. Akademi, 1669 yılında Kral 14. Louis tarafından kurulmuştur.

Kral, akademiyi hayata geçirmekle kalmamış, personel ve eser seçimlerinde de bizzat rol almıştır.

18. yüzyılın sonuna kadar, sanatçı sözleşmeleri, yıllık bütçe ve konser davetleri Versay Sarayı’nın bürokratik labirentlerinde şekillenmiştir.

18. yüzyıl ortasına gelindiğinde, operanın 80 yılı aşkın mum ışıklı performanslar ile körelen parıltılı dekorasyonu, dönem seyircileri tarafından hala hayranlık ile anlatılmaktaydı.

Bina içerisinde yeşil ve altın tonları hakimdi. Sahne perdesi yeşil, saçakları ile altın rengindeydi. Duvarlar beyaz, kenar bitirişler ise yeşildi.

Localar, üzerinde altın çiçek nakışları olan yeşil saten kumaş ile kaplıydı. Dekorasyon oldukça detaylı ele alınmıştı, her bölüm, misafir ettiği sınıfa uygun düzenlenmişti.

Birinci sınıf locaların tavanları mitolojik figürler ile boyanmıştı. İkinci sınıfa inildiğinde ise turkuvaz renge boyalı tavan, sınıflar arasındaki ayrımı net bir şekilde gözler önüne sermekteydi. Operanın tavanı oldukça şaşalı alegorik resimler ile kaplıydı.

Salon karanlığı ile kötü ün yapmış olsa da yağ lambaları ve mumlar seyircilerin bir uçtan ötekine birbirlerini görmesine olanak sağlıyordu.

Locaların içerisinde ve dışında sürekli mumlar yakılırdı. Sahnenin önündeki panelde yanan yağ lambaları ile mumlar, sanatçılara yeterli aydınlığı sağlasa da salonun ön kısmını tahammül edilemez bir koku ve duman ile doldururdu.

Bu durum ile ilgili şikayetlerden birisi de Marie Antoinette’ye aitti.

Kraliçe, opera yönetimine şikayetini bildiren bir mektup yazmış olsa da mevcut aydınlatma tekniği dönemin en iyisiydi.

‘Şarkıcı ne kadar kötü performans ve kadar sıkıcı olursa olsun opera bir halk buluşmasıydı’

Voltaire

Üzeri mumlar ile dolu iki kristal avize, makaralar ile kontrol edilen bir sistemin parçası olarak tavana asılıydı. Performans başladığında avizeler yukarı çekilir, seyircilerin önü açılırdı.

Tüm performans boyunca yanan mumların dumanı, kimi zaman ön sıralar / balkon için sahneyi görünmez kılardı.

Çoğu erken 18. Yüzyıl Paris Opera’sı gibi, Kraliyet Saray Operası’da köşeleri yuvarlar bir dikdörtgen biçimindeydi.

Salonun yan duvarları üç farklı kattan oluşan localar ile doluydu. Seyirciler birbirlerinin yüzüne bakıyordu. Sahneye dönmek için sandalyelerini döndürmeleri gerekiyordu.

Diğer Avrupa salonlarının aksine, locaları ayıran partisyonlar sahneye doğru değil, salonun ortasına doğru bakmaktaydı. Bu, sahneyi görmek için tuhaf bir engeldi. 1760 yılında bir mimar ‘Sahneyi görmek için ayağa kalmak gerekiyor. Sanki görüşümüzü engellemek için kasıtlı olarak yapılmış!’ cümlesi ile durumu özetlemiştir.

Yüzünüzü sahneye döndüğünüzde, birinci kat sağ en ön loca kral’a, tam karşısında ki ise kraliçeye aitti. Bu ikisi dışında yirmi sekiz birinci sınıf loca daha vardı. Bunların bir kısmı ikinci ve üçüncü katlardaydı. Son iki katta ayrıca açık balkon oturma alanları da mevcuttu.

Locaların büyüklüğü değişkendi, dört kişiden on iki kişiye kadar seyirci alabiliyordu. Kiralama süreleri seyircinin talebine göre ayarlanabiliyordu.

18. yüzyıl ortasında genel eğilim iki ile üç yıl kiralamaktı. Birbirlerini tanıyan kişilerin maliyeti bölüşerek dönüşümlü kullanması ise en olası seçenekti.

1750’lerde belirli gecelerde Biron Düşesi, Kralın hemen yanında 7 numaralı locada temsil izlerken farklı gecelerde aynı locayı Lüksemburg Dükü kullanırdı.

1712 yılında Ventadour Dükü ile soylu bir aileden gelen Guzenet yaptıkları anlaşma ile kiraladıkları locayı istedikleri gibi dekore etmiş, kendi mobilyalarını içeri taşımış ve kilidi değiştirmiştir.

Salonda yer alan en prestijli altı loca ise sahnede olanlardı. En pahalı localar olmalarına rağmen sahneyi aydınlatan şamdanların parlayan ışıkları nedeniyle sahneyi görmek neredeyse imkaansızdı.

Prens soyundan gelenler, yabancı diplomatlar ve kral’ın yakın çevresi buralarda otururdu. 1750-51 sezonunda 15. Louis’in varisi (Choiseul Dükü), onun savunma bakanı ve d’Aumont Dükü bu localarda sıklıkla görüldü.

Burada önemli olan operayı izleyebilmek değil, kendini göstermekti. 18. Yüzyıl ortasında operaya gitmek gösterilen sosyal gücü izlemekti.

1749-1757 yılları arasında gerçekleşen 135 yıllık loca üyesinin 4’ü sıradan vatandaş, 3’ü varlıklı Paris burjuvası iken kalan tüm üyelikler aristokratlara aitti.

Bu birinci sınıf locaların kiracılarına sundukları prestij, daha yüksek, daha karanlık ve ucuz olan ikinci ve üçüncü kat localarda bulunmamaktaydı.

Bu katlar rahiplerin ve daha düşük seviye soyluların ağırlık olarak temsil izledikleri yerlerdi, yıllık değil temsil başına kiralanırdı.

Operanın keyfini çıkaranların ise kalabalık parterden ziyade bu locaları tutan seyirciler olduğu aşikardı. Parter bazen bin kişiye yakın seyirci alırdı.

Rousseau’nun Fransız Müziği hakkında yazdığı eleştiri sonucunda uğradığı tekmeli saldırı da parterde gerçekleşmişti.

Parter, halkın temsil esnasında şarkı söylediği, dans ve kavga ettiği bir bölümdü. Köpekleri ile temsile gelenlerin tasmaları çıkarıp hayvanlarını serbest bıraktıkları bilinirdi.

Bu kaosu engelleyebilmek için orkestra ile parteri omuz yüksekliğinde bir bariyer ayırırdı.

Yüzyılın başlarında besteciler ve şairler eserlerini parterden izlerdi. Temsil esnasında rakip sanatçıların ıslıklarını ayırt edemeyen polis, alınan karar ile tümünü salonun arka kısmındaki balkona oturtarak asayişi sağlamaya çalışmıştı.

Paradis ismi verilen üçüncü kattaki balkonda ise seyriciler yere çivilenmiş banklara oturarak temsil izlerdi. Karanlıkta kalan bu bölümün dezavantajı ile tuvaletlerin yanında olmasıydı.

‘Opera büyülü bir yolculuktur. Değişim ülkesidir; ve orada insan en tuhaf şeyleri görür..’

Charles Dufresny

1750’lerde belirli gecelerde Biron Düşesi, Kralın hemen yanında 7 numaralı locada temsil izlerken farklı gecelerde aynı locayı Lüksemburg Dükü kullanırdı.

1712 yılında Ventadour Dükü ile soylu bir aileden gelen Guzenet yaptıkları anlaşma ile kiraladıkları locayı istedikleri gibi dekore etmiş, kendi mobilyalarını içeri taşımış ve kilidi değiştirmiştir.

Salonda yer alan en prestijli altı loca ise sahnede olanlardı. En pahalı localar olmalarına rağmen sahneyi aydınlatan şamdanların parlayan ışıkları nedeniyle sahneyi görmek neredeyse imkaansızdı.

Prens soyundan gelenler, yabancı diplomatlar ve kral’ın yakın çevresi buralarda otururdu. 1750-51 sezonunda 15. Louis’in varisi (Choiseul Dükü), onun savunma bakanı ve d’Aumont Dükü bu localarda sıklıkla görüldü.

Burada önemli olan operayı izleyebilmek değil, kendini göstermekti. 18. Yüzyıl ortasında operaya gitmek gösterilen sosyal gücü izlemekti.

1749-1757 yılları arasında gerçekleşen 135 yıllık loca üyesinin 4’ü sıradan vatandaş, 3’ü varlıklı Paris burjuvası iken kalan tüm üyelikler aristokratlara aitti.

Bu birinci sınıf locaların kiracılarına sundukları prestij, daha yüksek, daha karanlık ve ucuz olan ikinci ve üçüncü kat localarda bulunmamaktaydı.

Bu katlar rahiplerin ve daha düşük seviye soyluların ağırlık olarak temsil izledikleri yerlerdi, yıllık değil temsil başına kiralanırdı.

Operanın keyfini çıkaranların ise kalabalık parterden ziyade bu locaları tutan seyirciler olduğu aşikardı. Parter bazen bin kişiye yakın seyirci alırdı.

Rousseau’nun Fransız Müziği hakkında yazdığı eleştiri sonucunda uğradığı tekmeli saldırı da parterde gerçekleşmişti.

Parter, halkın temsil esnasında şarkı söylediği, dans ve kavga ettiği bir bölümdü. Köpekleri ile temsile gelenlerin tasmaları çıkarıp hayvanlarını serbest bıraktıkları bilinirdi.

Bu kaosu engelleyebilmek için orkestra ile parteri omuz yüksekliğinde bir bariyer ayırırdı.

Yüzyılın başlarında besteciler ve şairler eserlerini parterden izlerdi. Temsil esnasında rakip sanatçıların ıslıklarını ayırt edemeyen polis, alınan karar ile tümünü salonun arka kısmındaki balkona oturtarak asayişi sağlamaya çalışmıştı.

Paradis ismi verilen üçüncü kattaki balkonda ise seyriciler yere çivilenmiş banklara oturarak temsil izlerdi. Karanlıkta kalan bu bölümün dezavantajı ile tuvaletlerin yanında olmasıydı.

14. Louis, operaya ücret ödemeden girişleri yasaklamış olsa da 15 ve 16. Louis birtakım ayrıcalıklar getirmiştir.

1750 yılında kralın ayrıcalıklı giriş listesi 200 kişiyi bulmuş, opera yönetimi ise bu duruma isyan etmiştir. Bu ayrıcalıklı giriş listesinde Voltaire ve Turgot gibi isimler de yer almaktadır.

Seyircilerin en büyük keyiflerinden birisi de dekor değişimleri ve sanatçıları rolüne göre taşıyan makineleri, makara sistemlerini izlemekti.

Sahne direktörünün bu değişim için çaldığı ıslık döneminde şovun bir parçası olarak görülse de ileriki tarihlerde rahatsız edici bir detaya dönüşecekti.

François Antoine de Chevrier bu sahne değişimlerinden birini şöyle anlatır:

Parter, yenilenen sahne ile, geçirdikleri üç saatlik sıkıntıyı bir anda unuttu.

Elbette bu teknoloji fazla güvenilir değildi. Bir temsil esnasında havada uçurulan iki tekerlekli at arabasının üzerindeki tenor yere düşmüştü.

Bu duruma şahitlik eden La Fontaine olayı espiri bir dörtlük kaleme almıştır:

En güzel at arabası bile düşebilir
Veya bir Tanrı iplerin arasında sıkışıp yardım dilenir,
Ormanın bir parçası deniz düşer,
Veya Cennetin yarısı Cehennemde biter!

Kaynak

H. Johnson, James: Listening in Paris – A Cultural History, University of California Press, 1960

YORUM YAP

Your email address will not be published.