Müziğin Dili ve Unutulmuş Bir Başyapıt

237 okuma

1988 yılında Barcelona’da doğan piyanist, London College of Music gibi prestijli kurumlarda verdiği ustalık sınıflarının yanı sıra piyanoda doğaçlama dersleri ve teknikleri ile isminden söz ettirmektedir. Henüz 22 yaşındayken Barcelona Konservatuarı’na Profesör olarak atanan Almenara’nın en önemli özelliği ise piyano repertuvarında ismi bilinmeyen bestecilerin eserlerini ele alarak konserlerinde icra etmesidir. Almenara bu sayıda okuyucular için tarihin sayfalarında kaybolmuş, fazla bilinmeyen bir bestecinin hayatından kısa bir kesit sunup, yine besteciye ait bir piyano konçertosunu inceleyecek.

Alfabesi kullandığınız ile aynı olmayan bir dili öğrenmeye çalıştığınızı varsayalım. Bir dil okuluna gidersiniz, onlar da size her bir harfin nasıl sese dönüştüğünü, nasıl okunduğunu öğretir. Siz de anlamını bilmeden bir avuç sözcüğü ezbere seslendirmeye başlarsınız. Gireceğiniz sınavlar ise temelde sözcükleri seslendirmek üzerine olacak ve her yıl daha da zorlaşacaktır. Kariyerinizin dönüm noktasında seslendirme veya okumanızı ezberden değil, kalpten yapmanız gerektiği anlar olacaktır.

İspanyolcayı bu şekilde öğrenmeye çalıştığınızı, söylemek istediklerinizi kalbiniz ile ifade edemediğinizi, ezber kalıplar ve sesler ile sınırlandığınızı düşünün. Bir dile ustalık ile hakim olmak veya o dil de akıcı konuşabilmek sizin içerisinde bulunduğunuz durum olmasa gerek?

Şimdi yazının ilk bölümünü hatırlayıp bir dil olarak kabul edeceğimiz klasik müziği bu şekilde öğrenmeye çalıştığınızı varsayalım. Beethoven’ın piyano konçertolarını ruhu ile icra edebilen ancak ‘o dilde’ akıcı konuşamadığı için doğaçlama bir kadans çalamayan bir piyanist hayal edelim. Klasik müzik ‘dilini’ okuyabiliyor ancak konuşamıyor. Pek çok piyanist bu dili okumak veya hafızasına almak için eğitilse de konuşma kısmı hep eksik kalıyor. Konuşmada yaşanan bu sıkıntı, icra ettikleri eserin bütününde tam olarak ne olduğunu kavrayabilmelerinin de önüne geçiyor.

18. Yüzyılın tamamı, 19. Yüzyılın ise Büyük bölümünde bu problemler ile karşılaşılmıyordu çünkü piyanistlerin tamamına doğaçlama (yani konuşma!) öğretiliyordu. Basit anlatım ile her birisine klasik müzik sözlüğü öğretiliyor ve çaldıkları eserlerin içerisinde bu derin kelime haznelerini kullanma fırsatı sunuluyordu.

20 ve 21. Yüzyıl doğaçlama konusunda yozlaşmanın başladığı dönemler oldu. Ezber anlamaya yardımcı olan bir faktör olarak önemini korudu ancak unutmamamız gerekir ki bir kitabı (ya da notayı) okumanın esas amacı onu ezberlemek değil özümsemek, anlamlandırmaktır. Yeni kitaplar veya notalar okumak, kişinin aynı zamanda ufkunu, hayal gücünü ve bilgisini artıracaktır. Müzikal kelime daracığı artan piyanistin sanatını ifade edebilmesi, bir diğer deyiş ile konuşabilmesi (doğaçlayabilmesi) mümkün olacaktır.

Bu yetiden uzaklaşmak, klasik müzik eğitiminin ne olduğunu ve nasıl öğretilmesi gerektiği konusunda yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermekle beraber repertuvarın da standart hale gelmesine neden olmuştur. İzah edilen bu algı yüzünden geçmiş yüzyıllara ait pek çok muhteşem eser unutulmaya yüz tutmuştur.

Repertuvarın unutulmuş bir diğer incise ise Gabriel Pierné (1863-1937) tarafından bestelenmiş Opus 12 eser sayılı piyano konçertosudur. Allegro, Schrezando ve Final başlıklı üç bölümden oluşan eser 1887 yılında bestelenmiştir. Mimari bir ahenk ile bestelenen eserin karakter ve sanatsal niteliği üst seviyededir. Akor’lu giriş Tchaikovsky’yi, ana kontrpuan tema Bach’ı, ışıl ışıl ikinci bölüm Saint Saens’i, virtüözlük gerektiren kromatik son bölüm ise Rachmaninov’u hatırlatır. Pierné ‘nin sevdiği döngüsel yapı, eserin ilk bölümündeki temayı son bölümünde de işitmenize neden olacaktır.

Fransa doğumlu olan Pierné, Debussy ve Saint Saens’in yakın dostuydu. Paris konservatuarın da César Franck ve Massenet ile çalıştı. Piyano, org ve kompozisyon çalıştı. Sıra dışı bir beste olan Op. 12 eser sayılı piyano konçertosu kesinlikle daha fazla ilgi ve sahne almayı hak ediyor.

Çeviren: Cihan Barut

YORUM YAP

Your email address will not be published.