İstediği Yükseklikte Uçmalı İnsan

77 okuma

Pencereden bakıyorum sokaklar bembeyaz, Ankara kar altında. Burada ilk yılım olmasına rağmen bu havaları yadsımıyorum. Buraya çok yakın bir yerde, Kütahya’da okudum üniversiteyi. Bu coğrafyaya uzak değilim anlayacağın, belki de bu yüzden üşümüyorumdur. Kütahya’daki günlerim geliyor aklıma. İçimde saklı bir ezgi yükseliyor.

“Ankara’nın taşına bak / Gözlerimin yaşına bak ”

Şimdi buradayım işte. Onca kapanan yollara rağmen… İşim bitti, artık çıkabiliriz. Sarıp sarmalanıyorum, kapıyı açıp sokağa adım atacağım birazdan. Kapıyı açar açmaz bir rüzgar vuruyor yüzüme, derimi kesip geçiyor, sanki gözlerimin akı donuyor. Karda yürümek zordur; ayağınızı sağlam basmalısınız yere, gacır gucur sesleri arasında sokağa yürüyüp bir araba çevirmek istiyorum. Sokak bomboş, bir taksi gelse… Bir taksi gözüktü sokağın başında, elimi kaldırıyor ve beni görmesini sağlıyorum. Araba zorla duruyor ve zorlukla biniyorum arabaya. ‘İyi günler, Kızılay’a lütfen’ diyorum. Bir karşılık bulmadan sözlerim araba hareket ediyor. Atmışlarında bir amca türkü dinliyor radyodan, üç beş dakikalık bekleme süresinde bile donan kirpiklerimden şimdi damlalar düşüyor yanağıma, kafamı cama dayıyorum radyodan gelen sese kulak veriyorum;

“Şu feleğin…” diyor Ruhi Su.

…Yetmişler… Ocağın ortası ve Ankara kar altında yine. Bir adam pencereye dayamış kafasını ve dışarıya bakmış. Heyecanlı bekleyişini bir bebek ağlaması bölmüş, dönmüş ve kendisine doğru getirilen bebeği almış kucağına, kalp atışlarının sesini duymuş. Bir şey olacakmış gibi bebeği tekrar hemşirenin kucağına bırakmış. Adam ilk defa böylesi bir korkuyu kollarına almış. Sonradan o korkuya bir isim vermişler; Fazıl. Koca bir korkuyu kucağında taşımış günlerce, sonra bir gün doktor küçük bir ameliyat geçirmesi gerektiğini açıklamış Fazıl’ın. Bu sefer annesi, doktor için küçük olan şeyi büyütmüş içinde. Bir operasyon ile dudağının düzeleceğini söylemiş, kadının yüreğinin derinliklerinde bir volkan patlamış sanki. Sorunsuz bir operasyon geçirmiş Fazıl ve hayatlarına kaldıkları yerden devam etmişler, dudak egzersizleri ile. Fakat Fazıl’ın farklı bir çocuk olacağının habercisi; bir dudak izi değil, üstün zekası olmuş. Bunu da önüne küçük yaşlarda koydukları org ile anlamışlar. O org ile çaldıklarını dinleyenler şaşırmışlar, kimmiş bunlar; o dönemlerde evlerine gelen misafirler… Sıradan kimseler değillermiş. Müzikten edebiyata güncel sohbetlerin de gerçekleştiği, plakların çaldığı, her türlü entelektüel eylemlerin gerçekleştiği bir ortammış. Böylece Fazıl bu ortamdan beslenerek büyümüş. ‘Vay be, ne Şans… Ah! Felek…’

“… işine bak / Uyan uyan ”

“Kızım, kızım!” diye seslenen şoförün sesi ile kendime geliyorum. ‘Kızılay’da nereye gidiyoruz, söylemedin.’ diyor.

…Seksenler… Karlı kış günleri çocuklar kartopu oynamaya çıkarlar bilirsin. Onlar oynarken karların üzerinde, elinde kitapları zorlukla yürüyen bir çocuk varmış; o çocuk Fazıl işte. Nasıl yani? Konservatuara gidiyormuş; üstün yetenekli çocuklar statüsünde öğrenim görmüş, seksenlerin ikinci yarısında ise mezun olmuş. Piyanonun tuşlarında oynayan parmaklarının sevinci yetmiş ona çocuk çağında. Zekasının yanında çokça çalışmış. Gazi Kemal’in özdeyişi geliyor aklıma;  ‘Türk, Öğün, Çalış …’

“… Güven – Güvenpark’a” diyorum şoföre. “Tamam kızım” diyor ve türkü bittiği için kanalı değiştiriyor. Birkaç kanal geçiyor beğenmiyor hiçbirini. Sonra radyoda Güvenç Dağüstün’ün sesini duyuyorum;

“Kabahatin çoğu senin canım kardeşim / Canım Kardeşim” kafamı çeviriyorum arabanın içine ‘Güz Şarkıları’ albümünden Fazıl’ın, en sevdiğim şair Nazım’ın ‘Akrep Gibisin’ şiiri, fakat onu da değiştiriyor.

…Doksanlar… Avrupa Yollarında emin adımlarla yağız bir delikanlı yürüyormuş. Önce Almanya’da burs ile yükseköğrenim görmüş, sonra Berlin’de piyano ve müzik öğretmenliği. Hala çalışmak zorunda bu sefer de yaşamak için. Eczacı bir anne, müzik yazarı bir babanın oğlu olarak Avrupa’da o zamanlar hem yaşamak hem de öğrenime devam etmek için para kazanmalıymış Fazıl. Doksanların ortası ve New York… Yarışmalara katılmış. Önce Avrupa’da Sonra Amerika’da birincilikler… Artık konser verebilirmiş, bir piyano sanatçısı için bundan daha güzel ne olabilir ki, bilmiyorum. Bestelemeye Metin Altıok ve Nazım şiirlerinden başlıyor.   

Fren sesi… Araba kayıyor sağa doğru ve ben de ön koltuğa çarpacak gibi oluyorum. Öndeki arabayı görmeyen şoför neredeyse öndekine çarpacaktı. Ne yapıyorsunuz, diye soruyorum. Kusura bakma kızım ehliyeti kasaptan almış, … … diyerek saydırmaya başlıyor. Lütfen, siz de radyo ile uğraşıyordunuz, durduğunu fark etmediniz mi arabanın, hem radyoyu neden değiştirdiniz anlayamadım. Kabahatin çoğu senin canım kardeşim, diyorum. Suratıma bakıyor garip garip. Size demedim, radyoda çalan şarkıydı, tekrar o kanala dönebilir misiniz durmuşken. Tövbe tövbe diyerek önüne döndü ve radyo kanallarını geçmeye başladı. Serenad Bağcan, evet durun burada kalsın, diyorum.

“Beni bırak göğe bakalım” diye uzatırken “bakalım” kısmını, yakalıyorum. Ah! Turgut Uyar, diyorum. Efendim kızım, diyor şoför. Size söylemedim, diyorum. Belli belirsiz bir şeyler geveliyor ağzının içinde, bir şey mi söyleyeceksiniz, diye soruyorum. Fazıl Say, diyor. Evet, diyorum. İyi, güzel, onu yapmış, bunu yapmış… Her neyse de kızım biz anlamıyoruz bu şarkıları, sen anlıyor musun, diye soruyor. Nasıl yani, diye soruyorum. Ben türkü sever ve dinlerim, arabada bulamazsam bazen arabesk dinlerim. Bizi anlarsa onlar anlar, bu Fazıl nereden anlasın, diyor. Sizin onun yaptığı besteleri, müziği anlamamanızı anlayabilirim, tercih etmemenizi de fakat Fazıl Say’ın sizi anlamadığını söylüyorsunuz ben öyle düşünmüyorum. Çünkü o bu toprağın evladı olarak bu toprağın yetiştirdiği Aşık Veysel ‘i yaptığı besteler ile dünyanın her yerinde konserlerinde çalarak anlatıyor. Bizim edebiyatımızı, bizim kültürümüzü anlatıyor. Bizim bayrağımızı dalgalandırıyor, dünyanın her yerinde insanlar bu adamı seviyor ve dinliyor. Keşke biz de o kadar önem verebilseydik de bir şeyler yapsaydık mesela şimdi geçtiğin sokağın adı Neşet Ertaş olsaydı, Ulvi Cemal Erkin yazsaydı bir parkın bahçesinde ve çocuklarımıza anlatsaydık, dinletseydik. Kendimizden bu kadar uzağa düşmeseydik mesela, çocuklarımız da yabancılaşmasaydı kendi kültürlerine. İşte bu yüzden Fazıl Say var, notalarla anlatmak için. ‘Geldik kızım, nerede indireyim?’ Uygun bir yerde, diyorum. Biraz sonra duruyor ve ne kadar, diye soruyorum. Ücreti ödüyorum ve kapıyı açıp arabadan iniyorum.

Yüzüme esen rüzgar… Gözümü açıp kapayana kadar içim donuyor, kendime geliyorum irkilerek. Ne yapıyorsun kapat şu camı, diyorum iş arkadaşıma. Çok havasız kalmış ofis biraz hava alsın, hem kiminle konuşuyorsun içeri girdiğimi bile fark etmedin, diye soruyor. Kim, kimse ile… Bu ayki yazıma son halini veriyordum belki de sesli okuduğumu duydun, diyorum. Hadi bakalım, diyor camı kapatırken.

Bilgisayarımın ekranına bakıyorum yeniden bomboş bir sayfada yazanlar ise şöyle;

İstediği yükseklikte uçmalı insan

2 Yorum

YORUM YAP

Your email address will not be published.