İkilem

28 okuma

Rüzgar esiyor ama üşümüyorsun. Ilık bir sonbahar akşamı düşlüyorsun fakat rüzgar daha da sertleşiyor; çünkü yazları Paris ne kadar sıcak ise sonbaharı o kadar serin oluyor. Sokak müzisyenlerinden gelen müzik eşliğinde yürüyorsun. Sen Nehri’ne doğru sürükleniyorsun. “Rüzgardan bile daha etkili müzikler var hayatta,” diye geçiriyorsun içinden. Sokak müzisyenleri çalmaya devam ediyor. Akşam oluyor. Dünya ne hızla dönüyor bilmiyorsun ama zaman çabuk geçiyor senin için sanki. Müzik bir zaman makinası gibi seneler öncesine gidiyorsun.

Geçmiş…

Odan karanlık, ışığı açarsan seni fark ederler diye korkuyorsun. Karanlığın içinde sana ışık tutan kitaplar var, uzanıyorsun ve kitaplıktan bir kitap almak istiyorsun. Uzandığın yerde değil istediğin kitap. Fenerini açıyorsun ve bulup alıyorsun aradığın kitabı… Kokluyorsun önce, açıp sayfaların arasında kayboluyorsun Günün en keyifli saatleri senin için… El ayak çekilmiş, sonsuza uzanan bir sahilde tek başınasın, denizin kokusu geliyor ama kendisi yok. Bir gün şiirler yazabilmeyi düşleyerek okuyor, her satırın üstünden yavaşça geçiyorsun. Hikayeler seni alıp odanın dışına, şehirden çok uzaklara götürüyor ta ki bir ses kapıyı yoklayana kadar… Baban yine kapının önünde, içeriden sızan ışığı takip etmiş ve sana sesleniyor: Yeter artık kapat şu ışığı. Feneri hemen söndürüyorsun. “Piyano dersin var sabah,” diye seslenirken baban, annen açıyor kapıyı, “Ahhh tüm bunlara ne gerek var, ya kitap okuyorsun ya piyano çalıyorsun.” diyerek memnuniyetsizliğini dile getiriyor. Annene kalsa ticarete atılmak en akıllıcası, o nedenle bir seçim yapmak zorunda kalacaksın ileride; şiir yazmak istesen de, piyano çalmayı tercih edeceksin. Kalem tutmak, piyanonun tuşlarına değmekten daha az önemli değil senin için. Babanın isteği ile başladığın piyano derslerine en iyisi olmak için elinden geleni yaparak devam edeceksin, bazen elinden gelmeyen şeyleri bile zorlayacaksın. Uyuyacaksın birazdan. Uyandığında zaman geçmiş gibi gelecek sana, mesela seneler…

Bugün…

Kapının açılmasıyla uyanıyorsun, akşamdan geceye ve sonra sabaha ulaşmışsın, şaşırıyorsun. Kapıdan içeri giren adama uykunu böldüğü için kızmak istiyorsun ama senin için yaptıklarını düşününce duruyorsun. Şaşkınlık senin yüzünde kızgınlığa dönüşmüyor. Adam ise kızmamana şaşırmış, sana bakmadan pencereye doğru yürüyor, aynı duyguda buluşmak sizi belki de yakınlaştırır diye suratını başka duyguda kaybetmek istiyorsun. Perdeleri açıp sana dönüyor ve “Günaydın” diyor. “Böylesi sessizlikten sonraki ilk kelime günaydın mı olmalı ya da bana günaydın diyen o mu olmalı?” diye düşünüyorsun. Ağzından günaydın kelimesini çıkaramıyorsun. “Gazeteleri bırak ve çık!” diyecek kadar uyanıksın fakat tekrar uyumak istiyorsun. Adam gazeteleri başucuna bırakıyor, suratına ne halin varsa gör demek istercesine bakıyor fakat hiçbir şey söylemiyor. Odadan öylece çıkıyor, arkasından bakıyorsun. Birazdan gazeteye doğru uzanacaksın, uzandığında gözlerin parmaklarına takılacak ve sağ elindeki parmağın yokluğuna lanet okuyarak boşluğuna dalacaksın. “Bir zamanlar böyle miydi?” diye sorarken kendine iyi ve kötü anıların canlanacak.

Geçmiş…

Parmakların tuşların üzerinde ve karşında notalar duruyor. Her dokunuşunda sanki bir nota ayağa kalkıyor ama sen onların koşmasını istiyorsun, olmuyor. Tekrar duruyorsun, yeniden başlıyorsun çalmaya, parmakların gözlerine yetişemiyor ve kızgınlıkla tuşlara vuruyorsun. Bu kaçıncı tekrar bilmiyorsun. Yeniden başlıyorsun çalmaya, olmuyor. Bu sefer piyanoya değil kendine kızgınsın, parmaklarına bakıyorsun ve kısa oldukları için daha iyi çalamadığını düşünüyorsun. Tırnaklarının olduğu yerden çekip uzatmaya çalışıyorsun. Olmuyor… Olmuyor… Olmuyor… Başka bir yolu olmalı bunun. Tüm hayatını bunun hayalini kurarak geçirdin. Şiirler okuyorsun, besteler yapıyorsun fakat istediğin gibi çalamıyorsun. Clara için çalmak istiyorsun, olmuyor. Clara senin için bestelenmiş bir eser gibi fakat onu çalamıyorsun, yasaklanmış. Clara ile arana sadece çalamadığın piyano girmiyor, sana ders veren babası da var. Sen daha iyi çalarak hepsini etkilemek istiyorsun, olmuyor. Clara’yı düşlüyorsun; o zarif parmakları tuşların üzerinde adeta dans ediyor, senden çok daha iyi çalıyor ve düşündükçe kızıyorsun kendine. Günlerce piyanonun başında parmaklarını izliyorsun ve yine düşünüyorsun ki iyi çalamamanın tek sebebi şu kısa parmakların… Onları uzatmak için çeşitli yollar deniyorsun ve günler sonra bulduğunu düşünüyorsun. Bir alet ile, -tüm acısına rağmen parmaklarının- parmaklarını tırnaklarından tutup milim milim çekiyorsun her gün. Ağrıları Clara’yı düşünerek unutmaya çalışıyorsun. Tekrar çekiyorsun, tekrar, tekrar… Parmaklarının buna dayanamayacağını parmak uçların ezildiğinde anlıyorsun. Ezilmiş parmaklarını sarıp tekrar çalmaya çalışıyorsun, olmuyor. Makineye yerleştirip çekmek için açtığında kanamaya başlıyor ve durmuyor. Hastaneye gitmek zorunda kalıyorsun ve bunun için geç olduğunu sen de anlıyorsun. Parmağını kesmeleri gerekiyor ve sen gözlerini açtığında “Sayın Schumann artık piyano çalamayacaksınız!” diyen doktora bakıp kalacaksın. Piyano çalamayacağın gerçeği ile yüzleşeceksin. Belki de yüzleşemeyip bambaşka biri haline dönüşeceksin.

Bugün…

Hademe sana sesleniyor, sen ise hala gazetedeki yazıyı okuyorsun. Hademe, “Seans vaktiniz geldi.” diyor. Yazının ortasında başını kaldırıyor ve gizli bir iş yaparken yakalanmış biri gibi kekeleyerek şu yazıyı bitirip geleceğim, diyorsun. Hademe geç kalacaksınız, dese de yazıyı okumaya devam ediyorsun:” Brahms’a Övgüler”. Tekrar sesleniyor sana. “Geçen sefer de böyle yapmıştınız Bay Eusebius!” diyor ve sinirleniyorsun hademeye. “Hadi ama! Doktor bey sizi bekliyor,” diyor hademe sana yaklaşarak. Duruyorsun ve bu sefer kendinden emin, “Lütfen bölmeyiniz önemli bir şey okuyorum.” diyebiliyorsun. Göz teması kurmadan başını eğip devam ediyorsun. Yazının sonuna gelip, ‘Bay Florestan’ yazdığını görünce mutlu oluyorsun, gazeteyi alıp doktorun odasına doğru gidiyorsun. Odanın kapısını açarken gazeteyi saklamayı düşünüyorsun bir an ve içeri giriyorsun. Doktor seni bekliyor ve neden geç kaldınız, diye soruyor. Sen de önemli bir işim vardı diyerek gazeteyi gösteriyorsun. “Buyurun oturun Bay Euseb… Pardon Florestan” diyecek oluyor doktor, hemen araya giriyorsun. Hey! Sessiz ol lütfen, duyacaklar! Bu yazıları benim yazdığımı anlamamalılar, bana sadece Schumann diye hitap lütfen.

Gazete elinde koltuğa otururken sen, doktor nasıl olduğunu soruyor, sen de gazetedeki bu yazımı çok beğendim, en azından başarabildiğim bir şey var hayatta, diyorsun.

“Neden böyle düşünüyorsunuz bay Schumann?”, diyor doktor. Sen de sağ elini kaldırıp parmaklarını gösteriyorsun ve sizce, diyorsun. Doktor senin gibi düşünmüyor olacak ki seninle ilgili iyi şeyler söylemeye çalışıyor ve devam ediyor; siz iyi bir… Sözlerini tamamlamasına izin vermiyorsun araya girerek; ılık bir sonbahar akşamıydı belki de soğuktu bilmiyorum. Hayatı hep ılık bir bahar akşamı şeklinde yaşamak isteriz fakat rüzgarlar eser, sert fırtınalar çıkar bunları düşünmek istemeyiz, işte böyle ılık bir sonbahar akşamı Sen Nehri’ne doğru yürürken sokaktan gelen müziğe kaptırmışım kendimi, Brahms çalıyordu o an. Müziğin içindeki notaları, olmayan parmaklarımla, hayalimde çalmaya çalışırken…

Bu satırları okurken içerden gelen müzikle okuduğumu yarım bırakıp kafamı kaldırıyorum. Paris’te ılık bir yaz akşamı…. Rüzgar esmiyor. Sen nehrinin kenarında bir kafede oturmuş, kahve kokuları arasında Schumann ile Paris sokaklarında yürüyorum. Bir kez daha dahilik ile delilik arasına ince bir çizgi çekiyorum. Gerçekler ile hayaller arasındaki boşluğa düşüp kurtulmuş Schumann, belki de söylediği gibidir; melekler kulaklarına notaları fısıldıyor ve ben de o melekler sayesinde bugün eserlerini kitabını okurken dinliyorum.

Görsel: 2 Eylül 1887 tarihinde Brahms tarafından Clara Schumann’a gönderilen posta kartı. (Berlin Devlet Kütüphanesi Arşivi)

1 Yorum

YORUM YAP

Your email address will not be published.