Hans von Bülow ile Piyano Tekniği ve Eğitim

227 okuma

1876 yılında Amerika turunda Hans von Bülow’u izleme şansı yakalamış olanlar, oldukça ikna edici bir piyano icrası dinlediler.

Sadece birkaç yıl önce, 1872’de, Rubinstein gelmiş ve kıtayı fethetmişti. Sel gibi görkemli yumuşak çalışı, güçlü kreşendoları ve fısıldayan diminuendoları, cömert ton zenginliği.. Hepsi bir aydınlanmanın doğasında vardı. Amerikan seyircisi ona uçsuz bir hayranlık duydu.

Von Bülow’da ise farklı yetenek ve kalitede bir icra buldular. Eleştirmenlerin ona “soğuk” demesine sebep olacak kadar berrak bir tuşe, saniyelik detaylarda dikkatli bir kesinliği vardı.

Sanatçı, derin düşünen ve analiz eden bir yapıya sahipti. Her bir nota, tema, ve ifade onun çalışında kusursuz bir düzende yer alır ve atlanmazdı.

Rubinstein resitalinden dönenler sakin, etkilenmiş, ilham dolu ve coşkulu bir ruh haline bürünür fakat piyanolarının kapaklarını açmak konusunda gönülsüz olurlar.

Von Bülow’u dinleyenler ise acele ile piyanolarına koşup, az önce dinledikleri oldukça mantıklı ve berrak tınıları, yine aynı ulaşılabilirlik ve basitlikte üretmek isterler.

Piyano çalmak o kadar da zor olmamalı!

Kendi cümleleri ile: “Herkes benim gibi piyano çalabilir. Tek kaide, benim verdiğim zaman ve çalışmayı verebilmeniz. Dinleyin ve size öğreteyim!”

Von Bülow, Beethoven eserleri üzerine oldukça bilgili bir öğrenciydi. Onun edisyonu sonatlar oldukça derin öğreti, berraklık ve en ufak detayda kesinlik içeriyordu.  

Amerika’daki resitallerinde bu eserlerin daha fazla anlaşılabilmesi için çok gayret göstermişti. Elbette Chopin’ide ihmal etmemişti.

Büyük Polonyalının müziğini okuma şekli duygusallıktan biraz yoksun olsa dahi icrası herzaman mantıklı, sağlıklı ve güzeldi.

80’lerde sezonun sonuna doğru von Bülow’un Berlin’e gelerek Klindworth Konservatuarında master class vereceği duyuruldu. Bu seviyede ünlü bir müzisyen ve pedagogdan ders alabilmek oldukça sıra dışı bir fırsattı; yirmi piyanist katıldı.

Carl Klindworth bir piyanist,öğretmen,eleştirmen ve Chopin – Beethoven editörüydü. Daha sonra okulun direktörü oldu.

Von Bülow’un, pekçok düzenlemesi kendine ait olmasına rağmen Beethoven’ın Klindworth edisyonunu önermesi ikilinin yakın arkadaş olduklarını ispatlar nitelikteydi.

Aydınlık bir Mayıs sabahı, direktör sınıfa girerek konuğunu tanıttı. Öğrenciler orta boylu, gözlüklü ve büyük bir entelektüel kafası olan von Bülow ile tanıştı.

Sınıf ile haftanın dört günü beraber çalıştılar. Dersler sabah 09:00’dan öğleden sonra 13:00’a kadar sürerdi. Derslerde sadece Brahms, Raff, Mendelssohn ve Liszt öğretildi ve çalındı.

Geçen saatler içinde öğrencilere en yararlı vakitler bu büyük pedagog’un teknik,yorum ve müzik üzerine önerileri oldu.

Von Bülow, hızlı ve gergin bir tonda konuşurdu. Katılımcılar içinde Amerikan ve İngiliz piyanistlerin olmasını dikkate almaz, konuşmalarını bazen Almanca yapardı.

Öğretirken kendi çalış tarzında ki kaliteyi öğrencide de arardı. Berrak bir tuşe, yorum ve icrada kesinlik, doğru parmak numaraları… Tüm bunlar onun ilk şartlarıydı.

Bestecinin fikir ve duygularının icrası konusunda ise oldukça katıydı. Yazılı nota dışında özgür yoruma asla izin vermezdi.

Kaliteli ve güzel müzik bestecilerine karşı çok dürüst ve içten bir tavrı vardı. Notalarda en ufak bir esneklik veya tadilatta günah işlenmişçesine gözleri parlardı.

Bestecinin amaçladığı manaya ışık tutacağına inandığı cümle yorumlarına ve işaretlere ise açıktı.

Söylediği her şeyde konuyu entelektüel bağlamda kavramış olduğunu hissettirir, öğrencide de aynı entelektüel algıyı arardı.

Bu bağlamda yapılacak en ufak hata hassas ve gergin hocayı kızdırır, sınıfta aceleci adımlarla dolaşmasına sebep olurdu. Bu ruh halinde ise öğrencinin en ufak hataları büyüteç ile incelenir, başarılı bölümler ise cüceleştirilirdi!

Teknik konusuna çok takılan bir hoca değildi; elbette ustalık sınıfına katılanlardan belirli bir seviyede olmaları beklenirdi. Onun yegâne kaygısı bestenin temiz bir içerik ve yoruma sahip olmasıydı.

Derslerde parçanın bağımsız pasajlarını hem öğrenci için hem de öğrenci ile beraber çalarak gösterir, parçanın tamamını ise asla çalmazdı.

Bu alışılmamış hocanın en hatırı sayılır özelliklerinden birisi de hafızasıydı. Neredeyse piyano için tüm eserleri hafızasından ve notasız çalardı.

“En az iki yüz parçayı kalbinden çalamayan bir piyanist asla sanatçı olamaz” görüşünü sıklıkla tekrarlardı.

Kendisi bunu sadece piyano için değil, orkestra eserleri için de yerini getirmiş birisiydi.

Dönemin meşhur orkestrası “Meiningen” ‘in şefi iken von Bülow yönettiği hiçbir eser için nota kullanmamıştır. O dönemde oldukça takdir toplayan bir meziyetti bu.

Berlin ustalık sınıfından çıkan sonuçlar şöyle sıralanabilir:

“Doğru çalmak birinci derecede, güzel çalmak ise ikinci derecede önemlidir. Sağlıklı bir tuşe esas meseledir. Bazı piyanistler parmakları migren, bilekleri romatizmalı gibi piyano çalıyorlar. Parmakların kenarı ile asla çalmayın; bu tarz basışlar güçsüz ve belirsiz sonuçlar doğurur.”

“Berraklık ilk sahip olmamız gereken meziyettir. Her bir ölçü, satır ve nota, dokunuş, ton ve içerik olarak analiz edilmelidir.”

“Sizi ilk dinleyecek kişi yine kendiniz olacak; kendinizin eleştirmeni olabilmek çok zor ama gereklidir.”

“Yeni bir tema geldiğinde bunu sade bir şekilde dinleyiciye ifade edebilmelisiniz. Görkem ve parlaklık hıza değil berraklığa bağlıdır. Net ve anlaşılır olamayan hiçbir şey parlayamaz.”

“Önemli pasajlarda en kuvvetli parmaklarınızı kullanın, mümkün olduğu derecede dördüncü parmağı saf dışı bırakın”

“Harika bir gam çalışı süratli olmamalıdır. Her bir nota yuvarlak ve fazla legato olmamalıdır. Mezzo-Legato daha doğru bir dokunuştur.”

“Ritim konusunda en zorlu durumlardan biriside iki notanın bir üçlemeye denk geldiği durumlardır. Gamlar da üç notanın ikisinin yerini alacak şekilde çalınması ile çalışılabilir”

Hayranlık duyulacak şekilde her şeyin kulağa güzel gelmesini sağlamalıyız. Dezonans akorlar kulağa güzel gelene kadar çalışılmalı. Orkestradaki enstrümanları hatılayın. Her birinin ayrı renklerde tonları vardır, piyano da bunları taklit etmeye çalışın. Her bir oktavın farklı renklerde olduğunu düşünün, icranız da bu renkleri ve tonları kullanın.

Bülow’un kutsal üçlüsü Bach,Beethoven ve Brahms ise, buna bir dördüncü eklemek gerekirse bu kesinlikle Liszt olacaktır.

İlk gün programında Liszt’in scherzo, marş ve baladları yer aldı. Scherzo’yu çalan piyanist için oktavları esnek ve hafif bir bilek ile çalışması tavsiyesinde bulundu.

Kullak’ın “Oktav Okulu – 3” kitabını tavsiye etti. Kolay alıştırmaların geçilmesini ve zorların üzerinden zaman harcanmasını özellikle vurguladı.

Années de pèlerinage (F.Liszt) dersler esnasında oldukça dikkat çekti. Les cloches, Chasse neige,Eglogue,Cloches de Geneva,Eroica,Feux follets ve Mazeppa. Büyük  Polonez (Mi) ve iki etüd de çalındı. Bülow öğrencilere “Bu eserler besteleneli 30 yıl oldu ancak insanlar bunların değerini yeni yeni anlıyor” diye serzenişte bulundu.

“Konuşurken her kelime için dudaklarımız farklı hareket etmiyor mu? O halde belirli melodileri çalarken her notadan sonra elinizi kaldırmalısınız. Ayrıca piyanonun anlaşılır konuşabilmesi için pedal kullanımında da çok dikkatli olunmalıdır” dedi.

“Legato ve staccato’nun hayatımızda ki yerini öğrenmek isteyenler hayvanat bahçelerini gitsin ve kanguruları izlesin” şeklinde ki yorumu öğrencilerin yüzlerinde tebessüme neden oldu.

Keşke bu dersleri ifade eden bir tablo çizilebilseydi…

Berlin’deki bu müzik odası, büyük camlarının tamamı bahçeye doğru açılmış… Ortasında iki kuyruklu piyano, Mayıs güneşi hüzmeler halinde odaya sızmış…

Bir tarafta gergin, yan yana oturan öğrenciler, öbür tarafta ufak doktorumuz… Salonu küçük ve aceleci adımlarla dolaşıyor. Kimi zaman önce anlatıyor, daha sonra da piyanonun başına geçerek kendini ifade ediyor.

Bu anlar, o ustalık sınıfına katılma şansını yakalamış tüm piyanistler için hayat boyu akıllarında kalacak bir tecrübe olmuştur.

Bülow’un vazgeçilmezleri şöyle sıralanabilir; Artistik doğruluk, yorumda ki kalite ve notalardaki kesinlik.

YORUM YAP

Your email address will not be published.