Goethe’nin İzinden Webern

287 okuma

Sanatçı, bu dünyada olan varlığını -her ne kadar kendini dünyadan soyutluyor olsa bile- orada olduğunu kanıtlama çabasındadır. Anlatmak niyetidir; anlaşılmak gayesi. Tek derdi dünyayladır. Farklı biçimlere dönüşür dünya sanatçı ile, sanat ile. Hayatı yaşanır kılmak sanat ile mümkündür, tam tersi ise yabanidir.

Bir tabloya baktığımızda, çevremizdeki dünyanın bir canlandırmasını görmekten öte olan sanat değerleri bir yana dursun tablonun yapıldığı döneme ait tarihi özellikler, ressamın izlerini taşıdığı akım gibi öğeler ile de eseri anlamada bir üst noktaya erişilebilir. Örneğin 17. yüzyılda yaşayan bir ressam tarafından resmedilmiş bir kemancı, 18. yüzyılda resmedilen bir başkasından çok farklı olmuştur. Enstrümanın tutuluş şeklinden, çenedeki konumundan, yayın konumlandığı açıdan ya da yayın gerginlik seviyesinden hangi döneme ait olduğu hakkında çıkarımlar elbet tabii yapılabilmektedir.

O sebeptendir ki, ilerleyen ve değişen sanat anlayışı ile müzik ve diğer sanatları apayrı irdelememek gerekmektedir. Tek tek ele aldığımızda her ne kadar farklı görüşlerin temsili olsalar da yüzyıllardır süregeldiği üzere birbirinden oldukça etkilenmişlerdir. Dönemin önde gelen bestecilerinin şaheserleri tablolara, şiirlere, düşüncelere şüphesiz ilham olurken bir yandan da resimlerin izdüşümleri, yazarların fikirleri müziğin kendi başına ilerleyişinde önemli rol almıştır.

Öyle ki modernizmin önde gelen isimlerinden Anton von Webern de kendi sanatını ve sanat görüşünü yaratırken diğer sanat dallarından ve sanatçılardan esinlenmiştir. Öğrencisi olduğu Schönberg’in yöneldiği dodekafonik müzik fikrinin takipçisi olarak Webern de on iki sesin eşit değerde ve özgürce kullanılabilmesi ilkesini desteklemiştir. Duygulardan uzaklaşarak müziğin matematiğinin ve netliğinin üzerine düşmüştür. Tını ezgisi kavramını geliştirerek puantilizm (pointillism ya da punctualism) tarzını müziğe kazandırmıştır. Bu stil, bir bütün ya da grup olarak değil de farklı enstrümanlara bölünerek çalınan notaların oluşturduğu müziğin temsilcisidir, tıpkı aynı dönemde empresyonist ressamların da kullanımı yükselmekte olan puantilizm tekniği gibi. Webern ’in puantilizmi, ayrı çalgıların ayrı ses renklerinin bir bütün halinde bambaşka renklere dönüşmesini ifade ederken yeni izlenimci ressamların ki ise yine nokta halinde farklı ana renklerin bir araya geldiklerinde insan gözüne türlü renkler olarak gözükmesidir. Webern çeşitlendirdiği renkler ile zamansız müzikler yaratabilmiştir.

Bu nedendir ki uzun ve yoruculuktan uzak, en fazla bir-iki dakika uzunluğundaki eserler ile kısa ve öz biçimde olan müziği gelecekteki müzisyenler için önemli ilham kaynağı oluşturmuştur. Schönberg, bu özellikli öğrencisi için “bir sayfada bir roman yazan” nitelendirmesinde bulunmaktan çekinmemiştir.

Webern ’in bu kümülatif düşüncelerinin yapıtaşlarından sayılabilecek kişilerinden biri de hayatını sanat, edebiyat ve bilimle harmanlamış olan Goethe’dir. Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Johann Wolfgang von Goethe, küçük yaşlarından itibaren geniş yelpazeye yayılmış bir eğitim görmüştür. Kendini bilime ve sanata adayan kişiliği, aldığı yabancı dil, çizim, piyano ve çello, din, bilim dersleri ile bir bütün oluşturmuştur. Bundan böyle de birçok titr ile anılacaktır: Edebiyatçı, ressam, doğa bilimci, siyasetçi ve niceleri.

Goethe’nin birçok eseri sanatlar arası etkileşime örnek olmuştur. Franz Schubert, Goethe’nin bir balladını “Erlkönig” isimli liedine, Charles Gounod ise Goethe’nin “Faust”una opera ile yeniden hayat vermiştir. Beethoven ise Goethe ve edebiyatı için şu sözleri söylemiştir:

 “…Yalnızca içerikleriyle değil ritimleriyle de. En asil tasarımdan sonra oluşmuş bu dil, insan ruhunun elleri tarafından yapılmış gösterişli bir yapı gibi beni tahrik ediyor, beni müzik yazmaya itiyor. Armonilerin (uyumların) sırrı ona aşılanır.”


Adeta müzikle şiiri birleştiren ve sonunda tamamen sanat dolu eserler çıkaran Goethe, hayatı boyunca bir müzisyenle birlikte çalışarak ortaya epik ve dramatik işler çıkarmayı hayal etmiştir.

Bu hayalini somut olarak gerçekleştiremese de çok sayıda müzisyene ulaşmayı başarmıştır. Eserlerinin yanı sıra, düşünceleri ve teorileri de şüphesiz yol gösterici olmuştur, sanatçının aynı zamanda iyi bir zanaatkâr olması gerektiği düşüncesini savunan Goethe’nin.

Doğaya takıntılı bir şekilde ilgi duyan ve aynı zamanda dağ tırmanışı, yürüyüşü, bahçe işlerine hobiden öte tutkuyla bağlanmış olan Webern için Goethe’nin doğa ve botanik hakkındaki felsefi ve teknik teorileri büyük derecede etki yaratmıştır. Öyle ki, on iki ses müziği hakkındaki fikirlerini geliştirirken Goethe’nin doğa tanrıcılık üzerine kurulu “Ana Bitki” (Urpflanze) konseptinden yararlanmıştır. Doğanın zamanla farklı biçimler alan bir yapıda olduğunu ve bu sebeple de tüm bitki çeşitliliğin “Ana Bitki” den geldiğini savunmuştur. Webern de bu felsefeden yararlanarak şöyle bir çıkarımda bulunmuştur: Nasıl ki bir bitkinin farklı bölümleri yine o bitkiye aitliğin tanımı altındaysa, on iki sesin de dinleyici tarafından eşit işitsel algılanabilinirlikte olması gerekmektedir. Her bir sese eşit haklar tanınmalıdır. Barok dönemden o zamana kadar ki doğal olan ve olmayan seslerin ayrımı ortadan kalkmıştır dodekafoni ile.

Günlüğüne sık sık Goethe’den alıntılar yazan Webern, Goethe’nin Renk Teorisi’nden de yararlanmıştır. Bu teori rengin, görme duyusuyla ilgili doğal yasa olduğunu söyler. Webern de bu düşünce üzerinden şu sözleri sarf etmiştir:

“Renklerle müzik arasındaki fark bir nitelik farkı değil bir derece farkı olduğundan biz de müziğin işitme duyusuyla ilgili doğal yasa olduğunu söyleyebiliriz. Bu, temelde renk için söylediklerimin aynısıdır. Ama tamamen doğrudur, bu yüzden eğer burada müzik hakkında tartışacaksak bunu ancak müziğin işitme duyusuyla ilgili doğal yasa olduğunu kabul ederek yapabiliriz diyorum.”

Bu değerli düşünür ve sanatçılar için sanat, doğal yasalara ve düzenlilik kurallarına göre var olmuştur. İnsan, doğası gereği kendini ifade etmek ister; bunun yolu da kendi sanatlarının izinden gittiği yasaları anlamaktan geçer. Rastlantısal olanlar kalıcılıklarını da sağlayamazlar. Webern ve Goethe ise kalıcılıklarını hala sürdürmeyi başarmıştır.



Kaynakça

Byrne, L., 2004, Goethe: Musical Poet, Musical Catalyst, Proceeding of the Conference hosted by the Department of Music National University of Ireland, Carysfort Press, sf. 203-205.

Edman, I., 1977, Sanat ve İnsan, Estetiğe Giriş, İnkılap ve Aka Basımevi, Gül Matbaası, sf. 8-9, 49-50.

Gray, R., D., Goethe the Alchemist, A Study of Alchemical Symbolism in Goethe’s Literary and Scientific Works, The Syndics of the Cambridge University Press, sf. 71-73.

Griffiths, P., 2010, Batı Müziğinin Kısa Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, sf. 221-222, 231.

Heller, M., Goethe and Music, The German Quarterly, Vol. 22, No. 4, Goethe Bicentennial Number (Kasım, 1949), sf. 205-208, internet sitesi: https://www.jstor.org/stable/402099?seq=3#metadata_info_tab_contents

İlyasoğlu, E., 1994, Zaman İçinde Müzik, Yapı Kredi Yayınları, sf. 209, 217-218.

Marks, A., Çıkartmalarla Klasik Müzik, Müzik ve Resim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, sf. 20-21.

Meyer-Wendt, L., 2004, Anton Webern’s Musical Realization of Goethe’s Urpflanze Concept in Drei Lieder, Op.18, A Thesis submitted to the School of Music in partial fulfillment of the requirements for the degree of Master of Music, sf. 8-9, 11.

Say, A., 2000, Müzik Tarihi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, sf. 479-480.

Yener, F., 1966, Küçük Batı Müziği Ansiklopedisi, Orkestra Yayınları, sf. 183.

Yener, F., 1990, Şu Eşsiz Müzik Sanatı, Cem Yayınevi, sf. 113, 144.

Webern, A., Yeni Müziğe Doğru, Pan Yayıncılık, sf. 7-18, 46, 60, 63.

YORUM YAP

Your email address will not be published.