Gerçek Nedir?

22 okuma

‘’Sanat, görünür olanı kopyalamaz, onu görünür kılar.’’
Paul Klee

Görmek büyülü bir eylem, gördüğünüzde hem anlamlandırıyor hem de duygu sahibi oluyoruz. Günlük işleri yapmada duyulara güvenir ve şüphe duymayız, ancak daha önemli meselelerde- mesela felsefe- de duyular sorgulanma ve tek başına güvenilmemelidir. Çünkü duyularla gerçekliği temin ederken aynı zamanda şekillendiririz. Diğer öğrenme yollarının (akıl,inanç,dil…) işin içine girmesi nedeniyle duyular gerçekliği çarpıtabilir. Ayrıca sadece duyumsama değil bir de duyuları yorumlama işi de yaptığımız için -hiçbir bilgi edinme yoluna güvenemeyeceğimiz gibi- tek başına duyulara güvenemiyoruz.  İş bu nokta felsefe ile daha da karışık bir hal almakta.

Sanat söz konusu olunca, gözler yalnızca görmez, aynı zamanda dinlerler de. Bakış sadece görmeyi değil dokunmayı da sağlar.  Dokunmaksa temas etmek demek değil yalnızca, içine işlemek, içinde dolaşmaktır. Bütün mesele görmeyi (yeniden) öğrenebilmektedir. Ve bütün mesele (görmeye alıştığını) unutmaktır da aynı zamanda. Sanatçı her işinin başına geçtiğinde bunu yaşar, yeniden yorumlar, aynı denize bakan Cezanne  ve Ayvazovski’nin  farklı şeyler görmesi gibi.

Resim dilinde felsefe yapan ve görme- gerçeklik bağlantısı tablolarına aktaran Cezanne gerçek nedir? sorusunu resmetmiştir.

Somutlaştırmak, doğruluğunu araştırmak, nesnelleştirmek, kanıtlamak yani ‘Nesnellik’: Gerçeğin ele geçirilerek, her türlü gizli suç ortaklığı ve illüzyonun saf dışı bırakıldığı bir dünyanın bize dayatılması demektir”.
Baudrillard

Nesnellik diye bir şey olmadığı gibi öznellik diye de bir şey olduğuna da inanmıyorum. Gerçekle hep yüz yüze olduğumuzu düşünürüz. Oysa bu sadece bir yanılsamadan ibaret, çoğunluğun kabul ettiği ve normalleştirdiği bir yanılmasa. Bilinci kapalı bir insan düşünün, dünyayı algılaması ve anlamlandırması söz konusu bile değil, bizler ise bilinç sayesinde anlamlandırma ve yorumlama eylemine geçiyoruz. Bilinç sayesinde zihnimizde yeniden canlandırıyor bu yeteneğimiz ölçüsünde anlayabiliyoruz. Bu yeniden canlandırma ve izlenimlerin dışsal nesneler tarafından belirlendiğini düşünmek de zihinsel bir canlandırmadan başka bir şey değil.

Cezanne ve kullandığı imgeler incelendiğinde, gerçekliği nasıl algıladığını görüyoruz. İmge kavramı, gerçekliği yansıtma arzu ile oluşturulur, gerçek ve kusursuz olmak zorundadır, bu yüzden imgeler sentetik ve somut bir hal alır ve şeylerin yerini alarak nesnelleşir. Herkesin gözünde canlanan ‘’elma’’ imgesi gibi.  Kimsenin zihninde ‘’elma’’ imgesi bulanık, titrek ya da rastlantısal değildir.

Cézanne’nın resimlerinde yakaladığımız şey, tam da hem felsefede hem de sanatta kaybettirilmek istenen o bulanıklık, titreşim, kusur ve illüzyonlardır. Oysa dünyanın, dışarıdan cepheden değil, içinden bakan insan varlığı için kusursuz olması mümkün değildir. Her zaman görme alanımın dışında kalan nesneler vardır. Görmek, bir anlamda vücudumla görünür olan fenomenlere katılmaktır. Bu nedenle dünyaya bir tabloyu seyre dalar gibi karşıdan bakamam. Bunun anlamı, bütünsel bir görüşün ve aynı zamanda bütünsel bir gerçekliğin ve nesnelliğin de mümkün olmadığıdır. Cepheden bakma ya da fotoğrafık bakış acısı sunma noktasında, Rönesans perspektivizmini hatırlayabiliriz. Her şey olması gerektiğinden çok daha fazla mükemmeldir.

Paul Cézanne – Sainte-Victoire

Cézanne’nın resimlerinde betimlemeye çalıştığı şey de, dünyanın akıl ve yargıyla şekillenmeden önceki bu halidir. Bir nesneye bakarken gerçekte gözlerimizi her kırpışımızda dünya kararmakta, titreşmekte ve hemen sonra yeniden kurulmaktadır. Ve gerçekte hepimizin alışık olduğu manzara resimlerindeki gibi hem devasa boyutlardaki dağların her birini hem de önündeki gölü, ağaçları ve evleri tek seferde karşıdan göremeyiz. Bunların hepsini görmek için vücudumuzu sırayla onlara doğru çevirmemiz, bakışımızla onlara dokunmamız, onların içinde gezinmemiz gerekir.

Algı her zaman bir zemin üzerindeki figürün algılanmasıyla kurulduğu için gerçekte bu tablolardaki gibi tüm kompozisyonu net görmemize imkân yoktur. Geri planda her zaman bulanık kalan nesneler vardır ve ancak bakışımızı onlara doğrulttuğumuzda netleşirler. Bu nedenle aslında gerçeklik dediğimiz şey her zaman dinamik ve zamansaldır. Zira bu tarz resimler perspektivizm ilkesince dünyayı mükemmel bir şekilde yansıtma iddiasını korurlar. Oysa vücudun hareket yetisiyle gerçekleşen algı, gerçekte böyle değildir. Çünkü dünya boşlukları olmayan bir kütledir; perspektifin geriye çekildiği, dış hatların, açıların ve eğrilerin güç hatları gibi üzerine işlendiği bir renkler sistemidir; mekânsal yapı biçimlenirken titreşir. Cézanne tam da bu titreşimlerin peşindedir. Çünkü nesnelerin görünüme gelmeleri bundan bağımsız değildir.

Merleau-Ponty,  Cézanne’nın Kuşkusu adlı kitabında;“Cézanne’nın resimlerinde görünme eylemi içinde doğmakta olan düzen, kendisini bizim gözümüzün önünde organize eden nesne vardır.” Bu nedenle nesnelerin sabit dış hatları yoktur. Cézanne’nın titreşim halindeki çizgilere olan saplantısı, nesnelere sabit bir başlangıç ve bitiş noktası vermek istememesinden kaynaklanır. Perspektivizm çizgiyi sanki nesnenin bir özelliğiymiş gibi, onu sınırlamak için kullanır. Oysa Cézanne nesneyi onu kuşatan uzamdan ayırmamak adına keskin sınırlamalar yapmamıştır. Empresyonizmin soğuk toprak renkleri ile sınırladığı konturları bu nedenle Cézanne sürekli canlı mavilerle resmetmiştir. “Doğadaki nesnelerin kontrastının parlaklığını elde etmek için empresyonist resim geri planda yeşili kullanır. Bu, gerçekte vuku bulan renk ilişkisini yalanlar.” Güçlü ton kontrastlarından ziyade sıcak ve soğuk renklerin tuvale akıllıca uygulanması, Cézanne’nın hedefine ulaşma yollarından biridir. O, bunu “sadece renkle perspektif oluşturmaya çalışıyorum” diyerek açıklar.

Cézanne’nın çarpık gibi görünen titrek çizgilerinde dikkat çektiği nokta da tam olarak budur. O, nesneleri kusursuz formlarda tasvir etmeyi ya da eserlerinin güzel olmasını amaçlamamıştır. Oğluna yazdığı bir mektupta temel amacının ‘mümkün olduğunca zengin bir uyum ve insanla doğa arasındaki bütünlüğü’ yaratmak olduğunu söylemiştir… Güzelliklerine odaklanmayarak eserine zamandan azade bir nitelik aşılamayı amaçlar.

Merleau-Ponty yaşanan nesnenin ilksel algısından söz eder. Tüm kültürel, bilimsel ya da felsefi üretimlerin temelinde yer alan bu ilksel algıda şeylerin kendiliğinden organizasyonuna, MerleauPonty’nin deyimiyle Vahşi ya da Kaba Varlık’a (l’être sauvage) temas ederek, kavramsal düşüncenin sonucu olmayan, görünürün görünür kılınmasına şahitlik ederiz. Tüm kültürün, yargıların ve bireysel varlığımızın anonimliğinin üzerine inşa edildiği bu sessiz ve örtük deneyimde Varlık’a erişiriz. Cézanne’nın her bir fırça darbesinde resmetmek istediği şey de her türlü yargılama ve kavramsallaştırmanın öncesindeki bu ilksel deneyimin nesnesi olan Kaba Varlık’tır. Cézanne doğanın, ressamın zihnine kaydedilmesi için ressamın bütün önyargılarının sessiz kalması gerektiğini düşünür. Ressam artık önünde neyin olduğunu bilmek istemez, yalnızca onu temaşa eder. Görüşe gelen her şey ilksel olarak düşünce alanının dışında kalan rengin dokusuna gömülmüştür. Cézanne, tıpkı Merleau-Ponty gibi duyum ve düşünüm veya duyulur ben ile duyumsayan ben arasında henüz bir ayrımın yapılmadığı Kaba Varlık’ı, doğal dünyanın Logos’unu görünür kılmak ister. Ressam, doğal dünyanın Logos’unu deneyimleyendir.

Sanat doğayı, insan yaşamını aşan bir şey olarak sunmaz; sanat eseri, estetik dünyanın Logos’unu insan yaşamını kökensel doğası, doğal dünyanın Logos’u içinde sunar. Bu şekilde anlaşıldığında sanat, Husserl’in dediği türden bir indirgemedir. Cézanne da Merleau-Ponty ya da Husserl’in dediği gibi bu ilksel dünyayı betimlemek ister. İlksel dünya Merleau-Ponty için Hussel’in beşinci meditasyonunda işaret ettiği gibi “Öteki öznelikle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili yönelimselliğin tüm kurucu etkilerini kenara bırakınca geriye kalandır.” İlksel dünya görünür dünyadır. Algı bizi doğum halindeki Logos’a götürür. Merleau-Ponty,  Göz ve Tin adlı eserinde; Bu ‘’ pre-refleksif yaşamda doğum halinde bir Logos vardır.” “Ressam ile filozofun ortak noktası Kaba Varlık’ın hakikatine ulaşmaktır.” “Bu insan öncesi bakış, ressamınkinin simgesidir.” “Ressam tektir, hiçbir değerlendirme zorunluluğu olmadan her şeye bakma hakkı olan yegâne kişidir.

Cenazze ve resimleri üzerinden yola çıktığımız görme ve görünür olma algısı içinde, gören ve görünürün bu tuhaf yapışıklığından elimize geçenin ne olduğunu sorabiliriz. Belirli bir görünür, belirli bir dokunulur, parçası olduğu tüm görünüre, tüm dokunulura döndüğü zaman görme (vision) ve dokunma gerçekleşir ya da birden bire kendisini onlar tarafından kuşatılmış bulduğunda ya da kendisiyle onlar arasında ilişkileri yoluyla bir Görünürlük, bir kendinde Dokunulur oluşturulur. Bunlar tıpkı, karşılıklı konmuş iki aynada sonsuz imgenin oluşması ve imgenin iki aynaya da ait olmaması gibi ne vücuda ne de dünyaya olgu olarak aittir. Çünkü her biri diğerine tepki verir, böylece her ikisinden de daha gerçek olan bir eşleşme (couple) oluşur. Gören, gördüğü şeyde ele geçirildiği için, gören hala kendisidir.

Merleau-Ponty için gören ve görülür şeyler bir ve aynı tenin iki uzantısı haline gelirler. Görmek, kendi tenimizle şeylerin tenine katılmak ve genel bir Görünürlükle sarmalanmak olduğu için artık bir resmi karşıdan seyretmek gibi düşünülemez. Dolayısıyla ten ontolojisi insan ve dünyanın iç içeliğini gösterir. Merleau-Ponty’nin resmeden ile resmedilenin artık birbirinden ayrılamadığı düşüncesine yaptığı vurgu, ikisi arasında sınır olmadığı anlamına geldiği için görünen ile görenin tersine çevrilebilirliği söz konusu olur. Vücut, görülür dünyanın ortasından gören bir görünürdür. Gören ve görünen, Görünürlük içinde birbirleriyle kesişirler, Merleau-Ponty bu kavramı gören ve görülenin birbirleriyle tamamen örtüşmeleri anlamında değil, sınırlarını ihlal etmeleri anlamında kullanır. Tersine çevrilebilirliği mümkün kılan tam da bu sınırların iç içe geçmesi durumudur. Bu iç içelik, vücudun dünyayla aynı kumaştan oluşunun zorunlu bir sonucudur. Vücut, teni sayesinde Ham/Kaba Varlık’a katılır. Varlık ve insanın sınırları birbirinin içine geçmiş haldedir. “Valéry ‘ressam vücudunu katmaktadır’ derken tam da buna işaret eder. Ressam, dünyaya vücudunu vererek, dünyayı resme dönüştürür.Ressamın hareketinin işareti olarak çizgi, sanat eserinin salt mekanik ya da teknik bir öğesi değildir. Ressamın her hareketi topolojik uzam bağlamında başka bir boyuta katılma hareketidir. Bu başka uzama geçerek ressam kendisine gelir. Bu açıklık, gönüllü yapıya, aktiflik ve duygulanımlık alanına açıklıktır. Kendilik ve başkalık, içsellik ve dışsallık arasındaki karşılıklı oyunu açığa çıkarır.Artık dışsallık ve içsellik birbirlerinden tamamen kopuk olan, zıt kavramlar olarak düşünülemez. Özne ile dünya arasında bir yarık bulunmamaktadır.

Felsefe gibi sanatın da ilgilendiği esas mesele fenomenlerin doğuş halini betimlemek, görünür dünyanın ancak görünmezle ilişkisinde görünür oluşuna şahitlik etmektir, onların kusursuzlaştırılmış birer imgesini kopya etmek değil. Sanat ve felsefenin varlığa temas yolu budur.

Sanatın ve felsefenin, dünya yaratımımızda daha çok yer alması dileği ile…

Kaynakça

Hodge, Susie. Cézanne. 500 Görsel Eşliğinde Yaşamı ve Eserleri. Çeviren Seda Yörüker. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2013.

Merleau-Ponty, Maurice. Göz ve Tin, Çeviren Ahmet Soysal. İstanbul: Metis Yayınları, 2006.

“Cézanne’nın Kuşkusu”. Çeviren Mehmet Adam. Cogito. Maurice Merleau-Ponty. Sayı: 88. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2017. 45-63.

Şan, Emre. “Estetik Dünyanın Logos’u”. Dünyanın Teni, Merleau-Ponty Felsefesi Üzerine İncelemeler. Hazırlayan Zeynep Direk. İstanbul: Metis Yayınları, 2017, 212-230.

YORUM YAP

Your email address will not be published.