Figaro’nun Peşinde

158 okuma

[Alkışlar]


Salon alkışlarla çınlıyordu. Oyunun son sahnesi ve oyuncuların öne doğru gelmesiyle bir alkış aldı başını gitti. “Ne kadar muhteşem!” diye düşündü. Ankara’da soğuk bir Kasım günü yapacak bir şey olmadığından kendini attığı bu salondan biraz olsun yalnızlığı dinmiş olarak çıkacaktı. Ayakta alkışlanan sanatçılar gitti ve perde kapandı. Sağına döndüğünde onu gördü ve içi ürperdi. Peki, buraya nasıl gelmişti?

[Bir bahar esintisi]

Masada Fransız Devrimi’ni savunan ve dünyanın çehresini değiştiren bu olayın bugün burada da olması gerektiğini söyleyen Cemal’i hayranlıkla izliyordu. Aristokratlardan nefret eden ve bir alt sınıfın üstündekine başkaldırmadan hiçbir şeyin değişmeyeceğini savunan alt sınıf Fransızlar gibiydi. Bir an durup böyle hoş bir adamın nasıl bu kadar nefret dolu olduğunu düşündü. Ağzını her açtığında sınıfsal uçurumların içine düşer gibiydi. O an işte Cemal dönüp “Peki, sen ne düşünüyorsun?” dedi. Bakışlarını yanındaki insanlara çevirdi ve “Ben mi?” dedi. “Evet, sen.” Heyecanını gizlemek için aklına ilk gelen şeyi söyledi; “Beaumarchais”. Herkes bir anda ona döndü ve arkasından ne geleceğini merak eden gözlerle dikkatle baktı. Bakışlara aldırmadan devam etti;

“Kendisi Fransız Devrimi’ne ilk destek sağlayanlardan, varoş bir mahallede doğup büyümesine rağmen ileriki yaşlarında Paris’e geldiğinde kendisini kraliyet sarayı sosyetesine kabul ettirmiştir. Yazdığı eserde okuyanlar bilir devrimin gelişini de ön görmüştür. Ayrıca senin gibi sert bir dille anlatsaydı şu an belki de tanınmıyor olurdu, kurduğu komedi ile anlattığı için bugün kendisini olmasa da eserlerini biliyoruz. Bazen sert bir duruştan daha iyi bir tepkidir, gülmek.”
Cemal şaşkın ama bir o kadar da hayran bakışlarla ‘Sevil Berberi’ dedi. Mayıs rüzgârları esiyordu kalbinde, tatlı tatlı…

[Buluşmalar]

“Sevil Berberi’ni okudunuz mu? ” diye sordu, Cemal. Konu birden kitaba evrilmişti. Bazıları başını sallıyor, bazıları evet ama o bir opera değil miydi, diye soruyordu. Bir uğultu oluştu. Cemal dönüp “Çık işin içinden… ” dedi gülümseyerek. Kadın konuşmaya devam etti; “Beaumarchais bir oyun yazarı, evet ismini çoğunlukla ‘Sevil Berberi’ ve ‘Figaro’nun Düğünü’ ile birlikte duymuş olabilirsiniz. Yanlış bilinen şey ise üç ciltlik bir oyunun her bir cildinin adıdır o operalar. Bu oyunlardan Figaro’nun Düğünü, Mozart’ın ricası üzerine Da Ponte tarafından librettosu (şiirleştirilmiş opera sözleri) hazırlanmıştır. Böylece opera hali günümüze kadar gelmiştir. Bence önemli şeyler anlattığı için korunmak istenmiş ve günümüze ulaştırılmıştır. Kraliyet sosyetesine giren varoşlu bir insan olarak gördüklerini yaşadıklarını komedinin içine saklamasaydı okuyamazdık belki de. O dönemde sanırım insanlar ağlanacak hallerine gülmüşler. ” Konuşmasına ara verip bir yudum su almak için bardağına uzandığında Kazım bu fırsattan istifade şöyle dedi: “Bir edebiyat eseri, bir opera eseri oluyor ve müzik eşliğinde büyülü bir dünya, bize aslında o dönemlerin de bugünden farksız olduğunu anlatıyor. O zaman haftaya ki toplantıda bu eserden konuşalım, olur mu? ” O sırada suyunu içip bardağı masaya koyarken Cemal yanına geliyor, “Biraz yürüyelim mi? ” diye soruyor kadına. Masadaki herkes tamam derken o masadan kalkıp Cemal ile birlikte kapıya doğru yürüyor. Yürüyüşleri uzun sürüyor, yaz geliyor ve koca yaz onlara eşlik ediyor.

[Bir yaz akşamı]

Gündüzleri Ankara’nın sıcaklığı yakıp kavururken akşam serinliği yaklaştırıyor onları birbirlerine. Geçirdikleri zamanın sonunda ne kadar benzediklerini anlıyorlar. Beraber okuyorlar ve toplantılara katılıyorlar. Çoğu zaman birlikte tiyatro, sinema ve sergiye gidiyorlar. Hiç ayrışmıyorlar, suyun içinde eriyen şeker gibi… Öyle iyi anlaşıyorlardı ki en büyük tartışmaları bir yürüyüş esnasında gerçekleşti, konu ise Sevil Berberi mi daha önce gösterilmişti yoksa Figaro’nun Düğünü mü oluyor. Telefonlarını açıp eserler hakkında bilgileri okurken -Rossini Sevil Berberi’ni bestelediğinde hem de on üç günde Mozart çoktan Figaro’nun Düğünü eseriyle önce Viyana’da sonra da Prag’ta alkışlanıyordu. Sahnelenme zamanları arasında yıllar vardı, Sevil Berberi sonradan bestelenmesine rağmen eserde anlatılan olaylar sıralamasında Figaro’nun Düğünü’nden önceki zamanı anlatıyordu. – kimsenin haklı olmaması onları güldürüyor. Cemal bir öpücük konduruyor kadının yanağına ve parkın ışıkları altında yürümeye devam ediyorlar.

[Yapraklar düşerken]

Yine bir toplantıda kadın en içten haliyle kahkaha atıyordu. Masadakiler şaşırıyordu, nasıl bu kadar… Aralarından biri kendini tutamayıp sordu: “Nasıl hala gülebiliyorsun?” Konunun buraya geleceğini tahmin ediyordu, düşünmeden ağzından “I must force myself to laugh at everything, for fear of having to cry.” sözcükleri döküldü. Neden bu kadar çok güldüğüne cevabı Sevil Berberi’nden bir alıntı ile cevap verdi. Ağlamaktan korktuğu için kendini her şeye gülmeye zorluyordu. Bu durum karşısındakileri rahatlatıyordu beklide. Konuşmalar devam ediyor, bu seferde konu Cemal oluyordu. Son zamanlarda neden daha az geldiğini soruyorlardı ve kadının buna verecek bir cevabı yoktu. Sonbahar kapıdan baktığında pencereden görülen sadece yavaş yavaş ölen bir tabiat değildir. Yaz sıcağında kavrulan duyguları içten içe sönerken kadın da bunu izlemekle yetindi. Günlerdir Cemal’den haber alamıyor yine de kaldığı yerden her şeye devam ediyordu. Buluşmalara gelmeye devam ediyor hatta yine bir gün söz alıyordu. Konu başarısızlığa geldiğinde ilişkisini bir kenara bırakıp her başarısızlığın mağlubiyet olmadığını şu cümleler ile anlatıyordu; “Rossini Sevil Berberi’nin ilk gösteriminde yuhalanıyor. Seyirciler ıslıklar çalıyor fakat bu onu yıldırmıyor. Tekrar bir düzenleme yaparak yeniden sahneye konulmasını sağlıyor. Aynı şey Fransız yazar için de geçerli o da tiyatro eserinin ilk gösteriminde başarısız oluyor. Yine de devam eden denemeler sonucu bugün Amerika’da dahil birçok yerde en gösterilen opera olarak tarihe geçiyor.” sözüne noktayı koyarken Kazım ekliyor; “Kasım’da Ankara’da gösterime giriyor hep birlikte gidelim mi?” o sırada sert bir rüzgar esti ve oturdukları yerin kapısı çarptı ve kadın yerinden sıçradı. Sandalyesinden ceketini aldı ve kimseye bir şey demeden oradan ayrıldı. Yürüdü ve bastığı her adımda gelen çıtırtı seslerinden rahatsız olurken Cemal’i düşündü.

[Son perde]

Cemal sadece düşlerindeydi artık. Eylül sonu bir sabah evden çıkmış ve geri gelmemişti. O günden beri bir kez bile aramamıştı. Okudukları kitaplar evin her yerinde Cemal’i hatırlatıyordu. Kadın başucunda duran Sevil Berberi’ni aldı ve içinden bir yeri okumaya başladı. Eskiden olduğu gibi başını çevirdiğine yanağına öpücük konduran Cemal yoktu. Kitabı elinden bıraktı. Bir şey yemesi gerekiyordu ama iştahı yoktu, televizyonun başına geldi, birkaç kanal geçti ve hala neden uyandığını düşününce televizyonu kapattı. Müzik dinlemek için açtığı uygulamada Cemal ile birlikte yaptıkları müzik listesine tıkladı ve çalan şarkıların üzerine birkaç damla gözyaşı döktü. Her yerde Cemal vardı; Ankara sokaklarında, gittiği buluşmalarda herkes onu soruyordu, evde, işte… Kaçacak bir yeri kalmamıştı. Daha önce yürümediği yerlerden yürümek istiyordu ama en sonunda hep bildiği yerlere çıkıyordu. Zihnini kapatıp yürümeye devam etti, ta ki Ankara Devlet Operası yazan yere kadar…

Durdu ve bir afiş gördü. Heyecanla koşar adım içeri girdi ve gişeye doğru yürürken içeriden sesler geliyordu.
“Figaro, Figaro, Figaro… Fi… ga… rooo… Figaroooo…”

Bir bilet aldı ve cebine koydu.

[Alkışlar]

Alkışların bitmesiyle çıkışa doğru döndü ve Cemal’i gördü. Cemal’in yanında başka biri vardı. Şaşırmadı nedense… Yürümeye çalıştı sadece, olmadı. Yerine geri oturmak istedi, olmadı. Cemal ve yanındaki kadın uzaklaşırken arkalarından baktı ve perde kapandı.

2 Yorum

YORUM YAP

Your email address will not be published.