Felsefe ile Sanat Pazarlamasına Bakış

103 okuma

İnsan, arzuları sınırsız bir canlıdır ve hayvanlardan farklı olarak sadece biyolojik ihtiyaçlarının doyurulmasından tatmin olmaz.  Tam anlamıyla bir tatmin duygusundan bahsedeceksek, bu ihtiyaçların içerisinde bizi dinden sonra ikincil sırada ilgilendiren, kolektif konumuz “sanata” değinmemiz lazım.

Sanattın peşinden giden bir kitle var. Bu kitle birkaç kıvrıma ayrılıyor. Birinci kısımdakiler ekonomik zenginlik ile arzuları tahrik olan, ne yapacağını bilmeden eser peşinden koşan iş insanları.
Bunu yaratan tabii ki bir sanat pazarlama kitlesi var. Yaratıcılığın en yüksek düzeyini temsil eden sanat eserlerinin, yeni zenginin gözünde bir kıymet ifade edebilmesi için, doğrudan ‘’maddi zenginlik’’ üretebilecek ‘’şeyler’’ olarak sunulmaları gerekmekteydi ve sunuldu da.

Bu ilk ve en tehlikeli kitle, paranın gücünü kullanan yanlış yönlendirmelere açık, eserleri tüccar mantığı ile seçen zevksizlik abidesi kesim. Para verip satın aldığı işin değerini düşüren ilginç bir sosyo-iktisadi bir yatırımın işbirlikçilerini oluşturmaktalar. Bu kitle genelde tablo satın alma ve o yıl kim popüler ise yerli ya da yabancı sanatçının peşinden gitme eğilimi göstermektedir. Bu kitlenin zevksiz olma sebebi ise, yaptığı seçimler değil, yapamadığı seçimlerdir. Yapamadığı seçimler arasında; hayatında hiç Shakespeare okumamak, Macbeth’te durup düşünmemek, Kuğu Gölü balesini izlememek gibi sayısını çoğaltabileceğimiz pek çok şey bulunur. İçtiği belki en pahalı İskoç viskisidir ama Mendelssohn’un İskoçya ziyareti sonrası etkilenip yazdığı İskoç Senfonisi’nden habersizdir. Yves Kleen tablolarını görür ama O’nun sanatının mottosunu oluşturan; ‘’Eserlerim, sadece külleridir sanatımın.’’ cümlesinde sarsılmamıştır. Bu cebi dolu kitle, galeriler arasında 5 sn bakıp geçeceği tablolar arasında kalabalığı takip edebilme becerisi gösterebilirken, aynı beceriyi Rimski-Korsakov’un Glinka’sını izlemede gösteremez. Çünkü ruhu belki de bedeni bunun için eğitilmemiştir. Bedenini de katıyorum çünkü, ruhu için iyi bir şey olduğuna ikna olmayan uzuvlar hızlıca salonu terk etmek için çabalayacaktır. Bunlar belki de Dante’nin İlahi Komedyasında yer alan Cehennem çukurundaki kitledir.

İkinci bir kıvrım var ki, bunlar arafta kalmışlardan oluşur. Yapılan tüm işlere burun kıvıran, hor gören küçümseyen kitledir. Burada eserleri ve bu eserlerin katılımcılarını aralıklı ve süresiz şekilde eleştirirler. Bu eleştirin altında ise, zamanında yakalamadıkları ve sonrasında da kabullenemedikleri entelektüel gelişimleri yer almaktadır. Kendilerini geliştiremedikleri için yapılan tüm iyi şeyleri ilk 15 dakikasına katılıp sonrasında hor görmek yatar. Ruhlarının kabalığını akılları ile onaylayarak geçirirler.

Bu toplumumuzun kangren olmuş kısmını oluşturmaktadır. Ne komple kurtulabiliyoruz ne de kazanabiliyoruz. Yapılan tüm güzel şeyleri taşlayan, provoke eden bir kitle ile baş etmek zorundayız.

Sanata karşı bireysel tutumlarımız var, nasıl ki Tanrıya giden yol kullarının sayısı kadarsa, sanatta giden yol da onu izleyenlerin sayısı kadar fazla ve çeşitlidir. Sorun ise şurada başlıyor estetik değeri oluşmamış, beğeni ilkeleri olmayan bir kitle. Peki bunu nasıl aşacağız?  Kartezyenlerin ve koşut olarak Fransız klasisizmi kuramcılarının düşündüğü gibi önemli olan akıl mıdır, yoksa 18.yy boyunca, kaynağını Pascal’dan  olduğu kadar İngiliz ampirizminden  de alan akımın gitgide daha açık ileri sürdüğü gibi duygu ve kalbin “zarafeti’’ midir?

Bu çatışma, Araf’takiler için piyasada, popüler ve klasik felsefesini bozmadan devam eden işlerde karşılığını bulur.

Bu kitlenin durumu, aklın açıldığı bir hakikate öykünme midir yoksa kalbin dile gelmez coşkularının tezahürü müdür?

Bu soru, bize bir üst felsefi sorununa götürdüğünde karşımızda tabii ki Kant’ı buluyoruz. Kant, yeni estetiğin ortak beğeni, ölçütlerin nesnelliği gibi meseleleri, beğeni yargısını bilimsel yargıya indirgemeden nasıl çözebileceğini buldu. Aşina olduğu bir yolu izleyen Kant söz konusu çatışkıyı 2 yolla ortaya koyar. Bunun ilki ‘’herkesin zevki kendinedir”: Bu, güzelin hoşa gidenle karıştırılmasını ifade eder ve beğeni yargısının tamamen öznel bir mesele olduğunu, başkası için zorunlu bir kabulü getirmediğini anlatır. Sanırım burada ben kendi eleştirimin cevabını bulabilirim. Genel kabul gören ikinci nokta ise, “Zevklerle münakaşa edilemez’’. Bu ilkinden daha karışık bir ifadedir. Beğeni yargısının, evrensellik iddiası içermekle birlikte, kanıtlarla, belirli bilimsel terimlere dayanan savlarla ispatlanamayacağını varsayar.

Sanat alanında gittikçe belirginleşen bir şekilde Nietzsche’ci bir “dünya”da yaşıyoruz; bu terim tam olarak uygun görünmese bile gözünüze, en azından Nietzsche tarafından tasvir edilen perspektivizme tuhaf şekilde benzeyen bir suni bir entelektüel ortamda yaşadığımız söylenebilir. “Perspektisel, küçük birer dünya’’ olarak sanat eserleri artık her kesimin ulaştığı, gördüğü, anlamasa da satın alabildiği bir dünyayı yarattı.

Sonuç olarak gene Nietzsche’nin dediği gibi;

‘’ Zevkler ve renkler tartışılmaz…
yine de tüm yaptığımız bu! ‘’

YORUM YAP

Your email address will not be published.