Bir Oda Orkestrası

338 okuma

Bir an dalıp gitmişti ama açılan kapının sesi ile kendine geldi. Ne kadar derinliğe inmişteyse kendini yorgun hissetti. Pencereye doğru yürüdü ve elini pencereyi açmak için uzattığında hissettiği soğukluktan korkarak geri çekti. Dışarıyı izlemeye devam etti. İçeriye giren insanlar, ayakları ile ezdikleri tahta gıcırtıları beyninde yankılanıyordu.

 “Kaçıncı kattaydı burası?” diye geçirdi içinden.

Aşağıya bırakmak istedi kendini ve pencereyi heyecanla açıp haykırdı;

Sana geldim Maestro… Sana geldim… Sana…

          *                   *                *  

Sürekli konuşuyor, içindeki heyecanı saklamak için uğraşıyordu. Hakkında çok okumuştu, çok dinlemişti onu. Ve şimdi onu görmeye gidiyordu.

 “Herkes sağır olduğunuzu düşünüyor, yitip giden bir duyu insana ne hissettirir ki?”

Elindeki telefona baktı, adresi bulmuştu. Sokaklar, caddeler geçmiş ve köşeler dönmüştü işte oradaydı…

“Yukarı doğru hafif bir yokuş, hayatımız gibi…”

Etrafına bakınıyor sanki ortaçağda nefes alıyordu. Apartmanın kapısına geldiğinde kapıyı tutmaya çalışırken kalbi duracaktı.

“Demek burada yaşamıştı, doksan dokuz ev… Doksan dokuz… Sadece birisi… Bir…”

Kapının kolunu tuttu ve kapıyı açtı. Merdivenlerden inen bir kadın selam verip geçti. Apartman hala yaşıyordu. Hızla merdivenlerden yukarı çıktı. Dairesinin kapısına geldi, içeriye giremeyecek kadar heyecanlı ve o ilk adımı… Artık başka zamanlardan kopup o noktaya gelmişlerdi, buluşmuşlardı. Gelen koku onun kokusu, işittiği sesler onunkisiydi. Bu evden de çıkmak zorunda kalacaktı biliyordu. Onca not havalarda uçuşurken kimse bunun bir eser olacağını tahmin etmemişti. Herkes şikayetçiydi, bunca gürültü katlanılamazdı. Lütfen bayım evden çıkınız, herkes sizden şikayetçi, demişlerdi. Günümüzde ise onu dinlemek için alınan biletlerin fiyatları… Bazılarının kıymeti sonradan anlaşılıyor.

Yerler ahşap, gıcırdayıp duruyor. Yürümeye korkuyor insan; bırakın beste yapmayı, piyano çalmayı. Tavan kafanızı kaldırdığınızda sizinle göz göze geliyor. Duvarların da üzerinize koşmasına az kalmış gibi… Kaç oda var, diye düşünemeyecek kadar küçük, basık…

 “Nasıl yaşadı burada, ne kadar kötü .”

Duvarlarında şimdilerde resimleri var, sanki bir bedende can bulmamış da sadece notalardan bir ruhmuş gibi düşlemişti onu bugüne kadar. Duvarların önüne koydukları camlı bölmeli masalar içinde besteleri var… Kendi el yazısını görünce yine kalbi hızla atmaya başlamıştı. Dakikalarca durup el yazısına baktı, bir ara dayanamayıp cama dokunduğunda görevli yaklaşıp ona Almanca bir şeyler söyledi. Anlamıştı. Yapmaması gereken bir şeydi, çünkü o kağıtlara dokunamayacaktı, dokunsa bile…  Sağına döndüğünde pencere önündeki masalar dikkatini çekti, hızla masaya doğru gitti. Piyana şeklinde yapılmış bir masa ve taburesi vardı. Oturacak mıydı? Oturdu. Kulaklığını taktı ve piyanonun tuşlarına bastı. Çalmayı biliyordu ve şu an nasıl bir anın içinde sıkışıp kaldığını anlayamıyordu. Onun evinde belki çalmalıydı, duvarlara… Taşlara inanıyordu, yıllarca öteden mesaj getirdiklerine ve götürdüklerine. Nefes aldı ve notalara bıraktı kendini.

 “Eşlik eder misiniz maestro?”

Maestro, sesiyle irkildi. İçinden değil de dışarıdan gelmişti ses. Kulaklığı çıkardı ve bir haykırış duydu. İnsanlar hareketlendi ne olduğunu anlayamadı, pencereye bakakaldı.

Bulutlu bir gün Viyana’da… Hava dolmuş taşacak, dokunsan ağlayacak gibi. Hiç gezilecek hava yok. Gri bulutlar tünemiş camlara, o kocaman Orta Çağ yapıların üzerinde bir gölge sanki. Sokaklar sakin, bir, iki insan ya var ya yok. Apartmanın önünde bir blok yerden yükseliyor, yükselen blokun üzerine bir heykel, altın bir meleğin ayaklarından tutan bir adam var. Sanki bir öğle vakti kendini aşağıya bırakan kadına; ‘yapma’ dercesine sarılmış bir Beethoven var gibi…

 “Senin için geldik, Beethoven. Yazdığın notaların büyüsüne kapılıp geldik. Bazılarımız yaşayarak, bazılarımız ölüme yaklaşarak… Hepimiz senin için geldik.”

YORUM YAP

Your email address will not be published.