Bilinçten Biçime Doğru
Akışkan Modern Dünya

256 okuma

Doğanın tezahürlerini sanatsal bir şekilde taklit etmeyi kendine hedef olarak seçmeyen, içsel dünyasını ifade etmek isteyen sanatçı, tüm sanatlar içinde maddesellikten en uzak olan müziğin bu hedefe doğal bir şekilde ve kolayca ulaşmasını kıskanır. Bunun doğal sonucu olarak da müziğin yöntemlerini sanatında uygulama çabasına girer. Böylece resim de ritim, matematik, soyut yapılar, renklerin tekrar eden notası, hareket halindeki renkler ortaya çıkar.[1]

Kandinsky için, en iyi öğretmen müzikten çıkmaktadır. Sanatçının dolaysız, aracısız doğayı tasvir etmeksizin kendini, yaşamını, duygularını, meselesini ortaya koyabildiği form; müziktir. Bu formu ana unsurlarından birini de sözcükler oluşturur. Şiir ve müzik arasındaki organik bağ kuran ilişki, dilin ortaya çıkışından bu yana bu geleneği beslemiştir. Paul Valery şair için “bir çömlekçi gibidir, sıradan materyali alır, onu elekten geçirir, çakıllarını ayırır ve aklındaki şekli materyale uygular. Kendisini her zaman var olan şey ile yapmak istediği şey arasında bulur. Onun bünyesinde beklenen ve beklenmedik şeyler aynı anda harekete ve tepkimeye geçer. Bu içindeki tanrısallıktır. Tanrı bizi biraz kızıl toprak, ondan da az fikirden yaratmıştır. Fakat kusursuz bir şey yaratabilen öz şair, bir esere girişme riskini göze almayı değerli bulur,” yargısını ortaya koyar.

Günümüzün en büyük ozan ve müzisyenlerinden sayılan Bob Dylon’ın sanata, edebiyata ve çağına katkısının ne olduğunu yukarıda sayılan savlar ışığında düşünüyorum. 2016 yılında Bob Dylon’ın Nobel Edebiyat ödülüne layık görülmesi bazı çevrelerde büyük şaşkınlık yarattı. Edebiyat, şiir, müzik, sanat kavramları tekrar masaya yatırıldı. Birçok otorite bu kararın kendilerini hayal kırıklığına uğrattığını açıkladı. Nobel Edebiyat ödüllü yazarımız Orhan Pamuk konuyla ilgili duygularını şu şekilde açıklamıştı:

“Dylan’a 2016 Nobel Edebiyat Ödülü verilmesinden dolayı ben ciddi şekilde hayal kırıklığına uğradım. Bence bu ödül edebiyat dünyasında daha ünlü isimlere verilmeli. Ben bunu çok isterdim. Bu ödülü hak eden birçok muhteşem Amerikan yazarlar var. Dylan ünlü bir insan, şarkı ve şiir yazıyor. Fakat Dylan edebiyat yetenekleriyle ünlü bir isim değil. Bence ödülün açıklandığı gün birçok yazar kırıldı… Ben bu kararı eleştiriyorum.”

Tüm bu gündemden yola çıkarak müziğin, maddesellikten uzakta, tekrara düşmeden sanatçının belirlenen hedefe en kolay ve doğal yollarla ulaşabileceği bilgisi ve şairin sıradan bir malzemeyi elekten geçirerek, çakıllarını ayırması, şeklini vermesi bunun içine tanrısallık katabilmesi üzerine düşünüyorum.

Nobel komitesi aday gösterilme gerekçesini “Şarkı sözleri ve müziği, şiir ile müzik arasındaki vazgeçilmez geleneksel bağlantının yeniden kurulmasına katkıda bulunmuş; böylelikle dünyaya nüfuz edip onun tarihini de değiştirmiştir” olarak tanımlanmış. Komite edebiyat alanındaki genel ölçütü “ideal yönde üstün eserler” vermiş olmak; komite ödülün Dylan’a verilme nedenini “köklü Amerikan şarkı geleneği içerisinde yeni şiirsel ifadeler yaratmış olması” şeklinde açıkladı.

Genel Sekreter Sara Danius, Dylan’ı “çalgı eşliğinde icra edilmek üzere şiirsel metinler yazan” Antik Yunan şairlerinden Homeros ve Sappho’ya bile benzetti. Danius “Bob Dylan İngilizce diline hakim büyük bir şairdir, bu açık bir gerçek. John Milton ve William Blake’ten beslenen fakat günümüz edebi geleneklerini de yerel dil ile harmanlayan bir anlayışa sahip olan Dylan, yerel Appalaş şarkılarından güneyin delta blues’una kadar repertuvarını da oldukça geniş bir bölgeden beslemiştir. Bugüne kadar hiç kimse, eserlerinde Rimbaud ve Fransız modernizminden bile etkiler gözlemlenebilen ve tüm bu mirası özgün bir biçimde aynı potada eritebilen Bob Dylan’ın yaptığını yapamamıştır[2] der ve büyük bir tartışmanın fitili atılır.

Komite’nin yargıları Paul Valery’nin “şair anavatanını korumakla mükelleftir” cümlesini destekler niteliktedir, Dylon’ın yaptığının geleneğini, mirasını yüklenerek mevcudu daha da geliştirdiği yönünde olduğu savı aslında komitenin çıkış noktasının çok dayanaksız bir yer olmadığını gösteriyor.

Dylan için bu durumda “şair” kelimesinin açıklayıcı olmadığı söylenebilir, en kadim dönemden omzunda getirdiği geleneği modern dönemde taşıyan “bir ozan” olarak anılacaktır. O, sözün azametini, kuvvetini, müziğin tılsımlı gücü ile albenili kılmıştır.

Şiir toplumla, çağla beraber yürür, bittabi bir gölge gibi değil, iç içe kol kola. Bu ahengi yakalayan ozan, çağının hafızasını da oluşturur.

Bir dönem dil tercihlerinin ideolojik gerekçelerle şekillendiği ülkemizde “ozan” kelimesi “şair” yerine ikame edilmişti. Hiç olmazsa bir kısım okur-yazar tarafından. Elbette dilin her durum ve koşulda kendi matematiğine, akan bir nehir gibi kendi yatağına uyma eğilimi sebebiyle zaman içerisinde “şair” tekrardan tahtını “ozan”dan geri aldı. Fakat burada esas olan müzik, toplumsal etkileşim zenginliği ve akışkan bir personanın edebiyat ile buluştuğu yerin altını çizmek.

Pekala bir mimarın edebiyatla buluştuğu büyülü bir an ya da bir ressamın büyük bir şiirin imajlarını ortaya çıkardığı bir detay da bir edebi eser sayılabilir. Le Corbuiser’in metalden ve betondan şiirleri olduğunu inkâr edebilir miyiz? Ya da Man Ray gibi bir fotoğrafçıya Jean Cocteau’nun “Karanlık Odaların Şairi” demesi boşuna mıdır?

John Morrison’un “Kertenkeleleri” ile Bonnefoy’un “Semenderi” arasında büyük bir fark var mı gerçekten? Amerikalı bir rock yıldızı ile Fransız bir şair sanatın içinde atom parçacıkları gibi birbirlerine doğru süratle çekilemezler mi?

Cevapları tahmin etmek zor değil. O halde bir kez daha;

Müzik kendisi için de çalmaya başladığında…


[1] Sanatta Ruhsallık Üzerine, Wassily Kandinsky, s.57

[2] (Komite kararları ayrıntısı http://amerikabulteni.com/2016/11/08/bob-dylan-ve-amerikan-siir-gelenegi/ sitesinden alınmıştır, alıntıları Türkçeye çev: Devrim Kılıçer)

YORUM YAP

Your email address will not be published.