Arafta

38 okuma

Yola çıktığında hava henüz kararıyordu. Düşen yağmur taneleri yaprakların üzerinden akıyordu. Toprağa düşen yağmur tanelerinin sebep olduğu toprak kokusu az da olsa onu rahatlatıyordu. Parkın içinden geçerken söze nasıl başlayacağını düşündü, yüzlerce kez prova etmişti. Daha önce yazdığı mektuplara cevap alamadığı için kapının yüzüne çarpılacağını düşünerek yeniden heyecanlandı. Heyecanı arttıkça hızlanan yağmur ile birlikte ritim tuttu. Son bestesini ve notaları hatırladı. Notalar, doğru mu sıralanmıştı diye düşünürken birden durdu. “Ya beğenmezse…” diye içinden geçirdi. Ayağını yerden kaldırdı, tekrar yere basamadan geri çekti, tam tersi yöne doğru döndü ve gitmekten vazgeçti. Birkaç adım attı ve yağmurda ıslanan paçalarının, içindeki ateşe doğru yükseldiğini görünce tekrar durdu ve neden korkuyorsun, dedi kendi kendine. Tekrar döndü ve yürümeye başladı, bu sefer bir yağmur tanesinin yere düşmesini beklemeden adımlarını attı. Parktan çıktı ve sokağı geçip bir kapının önünde durdu. Kapıyı çalacak mıydı?

Öyle anlar vardır ki hayatta insan yapmak ile yapmamak arasında kalır. Kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüde yürümek gibidir; seçim yapmak. Hangi tarafa düşeceğinizi bilemezsiniz. Böylesi anlar geldiğinde bir güç olsa da yerinize karar verse, ne kadar da rahatlarsınız. Bu nedenle mi kader denen kelimeye bu kadar bel bağlamamız. Halbuki bu kararlar sonucu ilmek ilmek örülen bir süreçtir, hayat.

Tak… Tak… Tak…

İçeriden gelen seslere bir de kapının çalması eklenmişti. Bu şartlarda nasıl beste yapabilirdi, saatlerdir piyanonun başında oturmuş bekliyordu. Yeter artık diyerek sandalyesini ittirdi ve “Kimse yok mu kapıyı açacak, hem bu ne gürültü?” diye bağırdı. Clara, Clara… Clara mutfaktan kafasını çıkarıp “Ne oldu?” diyerek tekrar işinin başına döndü. Kapıyı açtı, karşısında duran genç adamı tepeden tırnağa süzdü ve bekledi. Genç, “Affedersiniz Bay Schumann’ın evi değil mi?”  “Evet, ben de Bay Schumann” diye cevap verdi. “Ben Johannes Brahms, sizinle görüşmek istiyordum.” dedi genç adam ve duraksadı. “Ne hakkında?” diye sorarken Schumann, hala içeri davet edilmemiş olduğundan arkasına bakmadan kaçıp gitmek istedi, umutsuz bir ses ile “Bestelerim hakkında…” dedi genç adam. Schumann ne yapacağını düşünürken o sırada Clara geldi ve “Kapıyı neden açık tutuyorsun, çocuklar üşüyecekler.” derken genç adamı gördü ve “Ne kadar ıslanmışsınız, lütfen içeri gelin.” dedi ve Schumann ile göz göze geldi. Schumann’ın, sinirli bakışlarını yok saydı ve genç adama dönerek “Üzerinizi çıkarın, içeri geçip biraz ısının.” dedi.  Genç adam “ Teşekkür ederim” demek istedi fakat birkaç saniye donup kaldı.

Öyle anlar gelir ki zaman durur sanki. Bir adım atsanız düşecek ama durup kalsanız da batacakmışsınız gibi hissedersiniz. İnsan için zaman durur ama diğer her şey dönmeye devam eder. Siz o zamanın içinde kaybolursunuz. Böylesi anları kaç kere yaşar insan, böylesi anlardan nasıl çıkar, bilemeyiz. Herkesin bir seçim hakkı ve bu seçimleri sonucu açılan kapıları vardır. İşte bu sonuçların tümüdür hayat.

Brahms… Brahms…

Genç adama seslendi, Schumann. Şimdi de yerinden kıpırdamayan genç adama sinirlendi. “Hey, genç adam” diyerek kolundan tuttu ve o an kendine geldi Brahms. “Besteler diyordun” dedi Schumann. “Ee… Evet…” dedi genç adam ve anlatmaya başladı. Konuşarak içeri geçtiler, Clara onlara sıcak içecek getirdi ve yanlarına oturdu. Brahms, Clara’ya arada göz ucuyla bakarken Schumann’a da bestelerini gösterdi. “Size daha önce de mektup yazmıştım fakat bir cevap alamadım, sizi rahatsız etmek istemezdim.” dedi. Schumann bestelere baktı ve etkilendi, öyle etkilendi ki ondan çalmasını istedi. Brahms piyanonun başına geçti ve çalmaya başladı. Clara kendinden çok küçük olan bu adamın piyano çalmasına hayranlıkla bakıyordu. Onun oturduğu yerde oturmayı ne kadar da isterdi. Otuz beşinde bir kadın, yedi çocuk annesi olarak piyanonun başına ne kadar zamandır geçmediğini hatırlamıyordu. Artık o bir eş hatta Bay Schumann’ın eşi ve çocuklarının annesiydi. Piyano çalmak yıllar öncesinde kalan anılar gibiydi. Genç adam ilk parçasını bitirdiğinde Schumann ve Clara göz göze geldi. Schuman, “Beğendin değil mi, ne kadar da güzel çalıyor, nasıl da yetenekli.” dediğinde Brahms ve Clara ayağa kalktı. Brahms aldığı övgü karşısında heyecanlanırken Clara ise içinde bir yerlerde, o ölmeyen piyanisti alkışlarken gözlerinden yaşlar aktı.

Bazı anlar vardır, sizi alıp geçmişe götürürler. Uçan bir halıdasınız da yaptığınız tüm seçimlerin üzerinden geçiyorsunuzdur sanki. Tüm yol ayrımlarına yeniden gelirsiniz böylesi anlarda. Yeniden seçim yapabilirsiniz, peki bu sefer hangisini tercih edersiniz, diye sorsunlar istersiniz ama hiçbir zaman kimse size bu soruyu sormaz. Zaten diğerini tercih ettiğinizde ne olacağını siz de bilemezdiniz. İşte bu bilinmezliğin adıdır, hayat.

Kızım…

Annem kapıyı açıyor ve “Hadi artık kızım.” diyor. “O gece Schumann ve Clara, Brahms ile yıllarca sürecek bir dostluğa yelken açtılar.” cümlesini okuyarak kitaba ara veriyorum. “Ne okuyorsun, dalıp gitmişsin.” diye soruyor. ‘Romantizmin Işığı Clara’ adı. “Aydın Büke’nin kitabı.” diyorum. “Ne anlatıyor?” diye soruyor. “Şey” diyorum. Cevaplamak istiyorum ama sonra vazgeçiyorum, sonra tekrar cevaplamak istiyorum ve cevaplayamadan odamdan çıkmış oluyor. Clara da benim gibi hissetmiş midir? Yani Araf’ta…  Mesela Schuman ile babası istemediği halde evlenirken, onca aldığı piyano dersi ve yeteneğine karşın Schumann’ın eşi olarak anılırken, Brahms ile karşılaştığında ya da Schumann öldükten sonra bile yas tutan bir kadın gibi piyano çalması gerektiğinde…   

YORUM YAP

Your email address will not be published.